Şiddet kol gezerken İstanbul Protokolü



09-10-2014 09:39


Ülkemiz ve bölgemiz yangın yeri.

Bu satırları yazarken iki günlük son ölü sayısı 23 idi. Yüzlerce yaralı ve gözaltı da cabası...

Özellikle Kürt illerinden gelen bilgilere göre; çatışmalarda gerçek mermiler havada uçuşuyor, yaralanmalar yine hedef alınma suretiyle meydana geliyor.

Kafayı ya da göğsü hedef almak öldürmek amacıyla vurmak anlamına gelir; “işkence etmeden (!)”, hemen oracıkta...

Hizbullah ve devlet insanlara öldürme amacı güderek saldırırken, beklenen (!) açıklama geliyor: “Şiddet misliyle karşılık bulacaktır” diyor ülkenin İçişleri Bakanı. Kontrolsüz kimyasal silah (yada yaygın kullanım ile biber gazı), kimyasal içerikli tazyikli sular, plastik mermiler, kaba dayak, ses bombası ve gerçek mermiler ile müdahalenin misli ne olabilir diye düşünmeden edemiyor insan.

Başbakan da “kamu düzeninin sağlanması için gerekli talimatların verildiğini” söylüyor. Derken asker şehre iniyor, bir çok ilde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor.

Ülkede sistematik şiddet kol geziyor...

Sistematik şiddet, yaygınlığından mücadelesine derya deniz bir konu. Bizim konumuz ise, hekimler ve bu şiddetin mağdurlarının hayatlarının kesiştiği o kıymetli ana damgasını vurması gereken, ölüm çığırtkanlığına bilimin ve etiğin ilkeleri ile karşı çıkabilmemize olanak veren, işkencenin hesabını sorabilmemize olanak tanıyan, her cümlesinde ülkemizden de çok kıymetli bilim insanları ve aktivistlerin güzelim emeklerinin olduğu İstanbul Protokolü.

Yıllar süren yoğun çalışmalar ve kolektif bir emeğin ürünü olan İstanbul Protokolü 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildi. Protokolün amaç kısmında da belirtildiği gibi amaç, işkence ve kötü muamelenin etkin araştırılması ve dokümantasyonu için uluslararası standartları oluşturmaktı. İstanbul Protokolü ayrıca, suçluları eylemlerinden ötürü sorumlu tutulmalarını sağlamak için oluşturuldu.

Bu Protokol, işkence ve kötü muamelenin soruşturması ve dokümantasyonu amacıyla oluşturulmuş ilk uluslararası tüzük veya kılavuzdur. 

Biliyoruz ki işkencenin tek amacı, bireylerin fiziksel ve duygusal bütünlüklerine zarar vermek değildir. İşkence bütün bir toplumun iradesini, onurunu ve hafızasını yok etmeyi amaçlar; tam da bu nedenle sistematiktir, tasarlıdır.

AKP iktidarının resmi gözaltı merkezlerinden taşarak açık havaya çıkardığı işkence ve kötü muameleleri, bizlere yeni bir kavram daha kazandırmıştır: Açık alanda işkence. İşkencenin açık alana çıkarılması yaygınlığının en basit göstergesi olmakla birlikte belgelemeyi güçleştirir. Bu da işkence ile mücadelenin önüne konan en doğal settir.

İşkence ve kötü muamele açık alana çıkacak kadar yaygınlaştığına göre, hepimizi bekleyen sorumluluk ilgili durumlarda İstanbul Protokolü ilkelerine sahip çıkmaktır.

Bu ilkelerden pratik anlamda en çok işimize yarayacak olan bazılarını hatırlayalım;

·      Devletler, işkence ve kötü muamele şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde soruşturulmasını sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikayetin olmadığı durumlarda bile işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa, soruşturma yapılmalıdır.

·      İşkence ve kötü muamele soruşturmalarında çalışan tıp uzmanları her zaman en yüksek etik standartlara uygun biçimde davranmalı ve tıbbi araştırma ve muayeneden önce kişinin bilgilendirilmiş onamını almalıdır. Muayene, tıp biliminin kabul edilmiş standartlarına uygun biçimde yürütülmelidir (Örneğin muayene sırasında, varsa kelepçeler çıkarılmak zorundadır).  

·      Muayene, tıp uzmanın denetimi altında, devlet görevlileri ve güvenlik güçleri mensuplarının mevcut olmadığı bir ortamda, kişinin mahremiyetine saygı göstererek yapılmalıdır. Yani, muayene olunduğu sırada odada kolluk kuvvetleri bulunamaz.

·      Tıp uzmanı muayenenin hemen sonrasında doğru bir yazılı rapor hazırlamalıdır. Hazırlanan rapor gizli tutulmalı ve rapor muayene edilen kişiye veya kişinin yasal temsilcisi olarak atadığı kimseye teslim edilmelidir (Örneğin acil servislerde tutulan bir adli rapor kolluk kuvvetlerine teslim edilemez).

İstanbul Protokolü ile ortaya konan ilke ve yaptırımlar Türkiye’yi de bağlar. İşkence ve kötü muamele uygulayan/uygulatan kamu görevlilerini yargı sürecinde neler beklediğini hukukçularımıza bırakarak hekimlerden bahsetmek gerekirse; işkence ve kötü muameleyi belgelemeyen meslektaşlarımızı yüksek para cezalarından meslekten mene kadar giden pek çok ceza beklemektedir.

Sistematik şiddet yaygınlaşarak ve meşrulaştırmaya çalışılarak artıyor, kol geziyor. Buna karşı yaşamdan yana saf tutmanın, bu tasarlı şiddete karşı mücadele vermenin başlangıç noktası öncelikle işkence ve kötü muameleyi belgelemekten, yani görünür kılmaktan geçiyor.

Canımızın dişimizde, yüreğimizin alanlarda, aklımızın Kobane’de olduğu şu günlerde İstanbul Protokolü’nü bilmek, mümkünse yaygınlaştırmak ve en nihayetinde AKP iktidarını işlediği insanlık suçlarıyla yargılamak hepimizin tarihsel sorumluluğu.

Herkesi okumaya, paylaşmaya, yaygınlaştırmaya davet ediyorum: “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzu (İstanbul Protokolü)”

Protokolü okumak için:

http://www.ttb.org.tr/eweb/istanbul_prot/ist_protokolu.html

NOT: Bu yazıyı yazarken, Ankara Tabip Odası’nın Haziran Direnişinde “hukuka aykırı” revirler kurduğu gerekçesiyle yargılandığı davaya katılmak için geçtiğimiz günlerde Türkiye’de bulunan Dünya Tabipler Birliği Genel Sekreteri Dr. Otmar Kloiber’le yaptığımız sohbette, Otmar’ın sarf ettiği şu sözler kulaklarımda çınladı: “Bunları yapan bir iktidar güçlü olamaz; aksine tüm bunlar bir iktidarın ne kadar kırılgan (fragile) olduğunun göstergeleri.”