Shakespeare’e geç kalmak



21-03-2015 09:39


B. Sadık Albayrak

En yandığım şeylerden biridir, Shakespeare’i geç okumak. Adını ilk kez on yaşlarında Aziz Nesin’in “Beni Anlayan İlk Kadın” öyküsünde görmüştüm. Öyküden anladığıma göre, dünyada yazarlığın iki ulaşılmaz ölçütünden biriydi Shakespeare. Öteki ise Balzac. Adını erken duydum ama enine boyuna okumam geç oldu. Otuzlarımdaydım. Epey geç kalmıştım.

O güne kadar hiç okumadım değil. Birkaç oyununu, Hamlet’i, biz solcuları en çok ilgilendiren ve altınla ilgili bölümünü Marx’ın Kapital’e aldığı Atinalı Timon’u, Kıbrıs’ı mekân tutan Othello’yu okumuştum elbette ama bunlar Shakespeare ölçüsünde bir insanlık dehasından payını almaya yetmiyordu, yalnızca birer tadımlık olarak kalmıştı. Herhalde, tiyatro oyunu biçiminde olmasının okumada yarattığı güçlükle olmalı, roman gibi kendimi kaptıramadığım için, Shakespeare deryasında şiirle yıkanıp arınmanın güzelliğini kaçırmıştım. Keşke onlu yaşlarımda Shakespeare’i döne döne okusaymışım. O yaşlarda insanın dilini, doğaya ve topluma bakışını, zamanı kavrayışını ve yaşamla haşır neşir oluşunu belirleyecek bir etkileşim içinde olsaymışım… Shakespeare’in şiirinin büyüsü içinde dolaşsaymışım.

Shakespeare’de yaşamın diyalektik kavranışı

Okuma yazmanın bunca ızdıraplarından sonra çıkardığım ilk derslerden biri budur; Shakespeare’i, ne yapıp edip onlu yaşları bitirmeden okumak gerekir. Şiirle, edebiyatla ilgilenenlere ilk önereceğim şey, İngilizce öğrenmeyi göze alamıyorlarsa, hiç olmazsa çevirilerinden Shakespeare’i döne döne okumalarıdır. Türkçede değişik, oldukça güzel çevirileri de vardır. Shakespeare’in otuza yakın oyununu çeviren Özdemir Nutku, on altıncı yüzyılın sonu, on yedinci yüzyılın başının bu şairinin eski İngilizcesini anlaşılır kılmak için koca bir Shakespeare Sözlüğü bile hazırlamıştır.

Shakespeare’in eserleri yaşamı diyalektik kavrayışın ve canlandırışın eşsiz örnekleridir. Yalnızca dış çatışmaları göstermekle yetinmez, kişiliklerin iç çatışmalarını da gün ışığına çıkarır. Yeni çağın ilk insanı Hamlet, sahnede iç çelişkileriyle eyleme geçemeyen çok yönlü bir kişilik değil de nedir? Othello’nun sevgisi, kıskançlığın kimyasıyla karşıtına dönüşüp Desdomana’yı ölüme sürükler.

Kral Lear, toplumsal varlığın, toplumsal bilinci belirlemesi önermesi ışığında yeniden incelense, materyalist felsefenin elkitaplarından biri yazılabilir. Kişiliklerin koşullar içinde dönüşümü, Kral Lear’in hükümdarlıktan kimsesiz bir yoksula çevrilişi sürecinde ustalıkla sergilenir. Oyunun bütünü gerçeğin görünüşü ile özü arasındaki uyuşmazlığı ortaya çıkarır. Cordelia’nın Lear’a yetersiz görünen sevgisinin ne kadar güçlü ve köklü olduğu ortaya çıkarken, öteki kızlarının büyük sevgilerinin yalnızca sözden ibaret olduğu anlaşılır.

Shakespeare gerçeğin göreceli oluşunun altını çizer. Lear şöyle der:

Göze iyi görünür kötü kişiler

Daha kötüleri varsa eğer:

En kötü olmamak da

Bir bakıma övgüye değer. (s.117, PII,SIV)

Kraldan daha onurlu soytarı

Kral Lear, kötü kızlarının sözlerine, sevgi gösterilerine aldanıp iyi kızı Cordelia’yı cezalandırdıktan sonra, ülkeyi paylaştırdığı kızlarınca sokağa atılıp yersizyurtsuz biri haline gelirken, giderek bir soytarıya benzerken, soytarısı ise düşünceleriyle bir kralın olamayacağı ölçüde, tutarlı ve onurlu bir kişilik sergiler. Gerçeğin sözcüsü olur. Lear’a, “N’olur amca, soytarına yalanı öğretecek bir öğretmen tut. Yalan söylemeyi öğrenmek istiyorum.” der. (s. 68, PI, SIV) Soytarı, oyunun felsefi sorununu, gerçeğin görünüşün yanıltıcı etkilerinden arındırılarak ortaya çıkarılması gerektiğini anımsatır. Egemenlerin işlerine gelmediği için gerçeği örtbas etmelerine karşı çıkar. “Gerçek, kulübesinde hapsedilen sadık bir köpektir; o kırbaçla kovalanırken dişi tazı da ocak başına kurulup etrafı kokutur.” (s.64, PI,SIV) Shakespeare’in oyunlarında kişiler kendi dilleriyle konuşurlar. Kralın konuşma biçimiyle seyisin konuşması dilleriyle birbirinden ayrıdır. Soytarı düzyazıyla konuşur ama yeri geldi mi de, Kral Lear’in soytarısı gibi, şiirin en hasını o söyler:

Yüreğinin yerine ayak parmağı koyan,

Yüreğinde bulur nasırı da: (s.126, PIII,SII)

Ayaklar baş olacak, demişti Enver Gökçe bir şiirinde. Shakespeare’le bakarsak baş olan ayakların nasırlanmasına da dikkat etmek gerek. Nasırlanmış kafalar ve yürekler, insanı boğazlanacak kurbanlık koyunlara çevirmekte hiç duraksamazlar. Bin bir emekle varedilmiş bir insan yavrusunu savaşlara sürmekten, aç sefil sokaklarda dilenci haline getirmekten utanç duymazlar. Kral Lear de, o nasırlı yüreklerden biridir. Yüreğinin insanlaşması için tahttan atılması ve aç sefil sokaklara düşmesi gerekir. Bir zamanların başının ayak olması gerekir.

“Herkes ihtiyacı kadar edinsin”

Shakespeare, gerçeğin göreceli olduğunu ve kavramak için uygun bir bakış açısının gerekliliğini vurgular. Bir kral için önemsiz bir kulübe, sığınacak bir yeri olmayan için saraydan daha değerlidir. Lear der ki:

Ne garip bir değişimi var muhtaç olmanın;

Değersiz şeylere değer kazandırıyor. Hadi kulubeye! (s.128, PIII,SII)

Kral Lear, yoksulluğun aydınlanmasından geçtikten sonra şunları da söyleyecektir:

Garip, ben bunları hiç düşünmemiştim şimdiye kadar!

Ey dünyanın yüce ve kudretli kişileri,

İşte size kayıtsız yüreklerinizi iyileştirmenin ilacı:

Bu zavallıların çektiklerini siz de çekin ki,

İhtiyacınızdan fazlasını onlara verip

Tanrıların şimdikinden daha âdil olduğunu gösterebilesiniz. (s.133, PIII,SIV)

Gözleri kör olduktan sonra gerçeği görmeye başlayan lord Gloucester ise, sınıflı toplumun yol açtığı adaletsizliği dua ve kargışla çözmek ister.

Ey gökler, aynını yapın sizler de!

Şehvete doymuşlara, başkalarını düşünmeden bollukta yüzenlere,

Vurdumduymaz, kayıtsız yaşamlarıyla,

Siz tanrıların ilkelerini hiçe sayıp köle edenlere

Gösterin gücünüzü vakit geçirmeden,

Ortadan kalksın bu dengesizlik,

Herkes ihtiyacı kadar edinsin artık. (s.164, , PIV,SI)

“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” diyen Marx’ın da en sevdiği şairlerden birinin Shakespeare olmasına şaşmamak gerek. Shakespeare’in adaletli bir toplum özlemi, More’un ütopyasının esiniyle dolu Fırtına oyununda da buna benzer sözlerle duyulur. Atinalı Timon, ekonomi politiğe Marx’ın katkısından önce paranın gizlerini çözmüştür. Bunun, insanlığın felsefi ve estetik birikiminin sağladığı bir aydınlanma anı olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü paranın gizlerini tiyatro sahnesinde tartışmanın çok eski örnekleri vardır. Tragedyanın kurucusu Askülos’un MÖ beşinci yüzyılda yazdığı bir oyunda da paranın toplumda yolaçtığı yabancılaşma ve değerleri karşıtına dönüştüren niteliğini açığa çıkaran gözlemler bulunur. Şiirin dili ve gücü, Shakespeare gelinceye kadar geçen yüzyıllar boyunca insanlığın verdiği acılı savaşımların kazanımlarıyla zenginleşmiştir.

Yolu olanın ihtiyaç duyduğu göz

Kral Lear’de, yaşlı ve kör olan Gloucester, durumunu rasyonalize etmek için, “Yolum kalmadı ki, göze ihtiyacım olsun” der (s.161, PIV,SI). Kralların, lordların devri dolmuştur, onların yolu bitmiştir. Onların tahtına kurulan kapitalistlerin de devri çoktan geçti. Yerlerinde kalmaları korkunç silahlarına, ondan da çok kitlesel yalan fabrikalarına dayanıyor.

Bizim ise asıl yolumuz önümüzde. Tarihi açıdan devri dolmuş, halk düşmanı bu asalaklardan kurtuluş yolu. Bu yolu yürüyüp aşmak için gözlere, gözlerimizi keskinleştirecek bilim ve felsefeye, yürüyüşümüzü hızlı ve coşkulu kılacak yetkin bir sanat ve estetiğe ihtiyacımız var.

Bugün, yeni günün doğum saatinde, Nevruzda, en çok da şiire ihtiyacımız var. Baharın doğum günü ile şiirin doğum günü beş on yıldır buluştu. Nevruz ve dünya şiir gününüz kutlu olsun! Shakespeare’e geç kalmayın!