Sesini sosyalizmde bulan yazar Yusuf Ziya Bahadınlı



01-07-2017 08:46


B. Sadık Albayrak

“Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!” Sabahattin Ali’nin Ses öyküsündeki konservatuar sınavında başarısız olan köylü Ali’nin söyledikleridir... Yusuf Ziya Bahadınlı, Pazarören Köy Enstitüsü’nde öğrenciyken okuduğu bu öyküden şu yorumu çıkarır:

“Sesini bulamamak Ali’ye özgü bir ruh hali değildi; dünyada milyonlarca Ali vardı, ben o Ali’lerden biriydim.” 

Yusuf Ziya, enstitüde okurken farkına vardığı bu sorunu hiç unutmuyor. Bütün yaşamı boyunca sesini arıyor, buluyor ve sesini bulamayanlara seslerini duyurmaya çalışıyor. Kendi sesini bulmamış, tarih bilincinden yoksun, mutlu ve umutlu bir gelecek tasarımından habersiz milyonlarca emekçinin yaşadığı bir toplumda, Yusuf Ziya’nın bütün yaşam çizgileri, kendinin kıldığı bir ortak sesi duyurmaya, gürleştirmeye yönelik çabalarla biçimleniyor. İlk öğretmenliğinde, köyde “kolhoz” kurmayı deniyor... Yetmediğini görünce, Hasanoğlan yüksek köy enstitüsüne gidip her şeyi daha iyi öğrenmek istiyor. Daha iyi öğrenmek deyince, yanlış anlaşılmasın, gerici propagandanın uydurduğunun gerçekle hiçbir ilgisi yok, bu yüksekokullarda sosyalizmi öğretmiyorlar ama bu okulların zengin kütüphaneleri var, köy çocuklarını, Yusuf Ziya’nın deyimiyle “Bruno şansı”na kavuşturan kütüphaneler... O, bu şansı çok iyi kullanıyor; Öyle Bir Aşk kitabında, kitaplığın ilk rafından sırayla okumaya başladığını yazıyor: Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Nâzım Hikmet, Balzac, Gogol, Gorki, Maks Beer ve onlarca gerçekçi yazar bu raflarda karşısına çıkıyor.

HER TÜRLÜ GERİCİLİĞİN PANZEHİRİ

İki yıllık okulu, köy enstitülerinin kapatılma dönemine denk geldiği ve burada okuyan öğrencilere kuşkuyla bakıldığı, çeşitli baskılar uygulandığı için dört yılda ve üç ayrı yüksek okulda okumak zorunda bırakılıyor. Hasanoğlan kapatılınca Balıkesir Öğretmen Okulu’na “cemselerde” götürülüyorlar; “bir tek elimize kelepçe takmadıkları kaldı.” diye yazıyor Yusuf Ziya. Köy enstitüsü çıkışlı oldukları için bir yıl hazırlık sınıfı okumak zorunda bırakılıyorlar. Okulda ilk yıl öğretmenler ve eski öğrenciler hor görüyle bakıyor onlara. Bu okulda Rus klasik yazarlarını okuduğu için hakkında disiplin soruşturması açılıyor. Lukacs’ın deyimiyle “her türlü gericiliğin panzehiri” 19. yüzyıl Rus yazarları, başkentten Balıkesir Öğretmen Okulu’na bütün gericileri ayağa kaldırıyor. Bu koşullar altında, ilk yıl, Yusuf Ziya sınıfta kalıyor ve ikinci yılın sonunda okul müdürü Gazi Eğitim Enstitüsü’ne naklini isteyip istemediğini soruyor; sevinerek kabul ediyor. İki yıl da orada Türkçe edebiyat öğretmenliği bölümünde okuduktan sonra mezun oluyor.

Yeni bir öğretmenlik dönemi; sosyalizmi anlatmak için hiç de uygun koşullar yok. 1950’lerin Demokrat Parti diktatörlüğünde, soğuk savaşın ve ülkeye yerleşen amerikancılığın gölgesi altında geçen yıllar; bu koşullarda öğretmenlik, Yusuf Ziya’ya sesini duyurması için yeterli gelmiyor. 

MÜŞTERİLERİ KORKUTAN TEMİZLİK

Bir karar alıyor; kitaplar yayımlamalı, Anadolu’nun her köşesindeki emekçiye, kendi sesini, sosyalizmi ulaştırmalı... Bu amaçla öğretmenlikten ayrılıyor, ilkin bir dükkân açarak yayınevi için gereken parayı sağlamaya çalışıyor. Bu dönemin çarpıcı anılarını Öyle Bir Aşk’ta okuyoruz. Kitabevi açmak isterken, dükkânın önünden gelen geçenlerin daha çok ilgi göstereceği bakkallığı denemek zorunda kalıyor. Komşusu berberin bakkallığın başarısına kattığı deneyleri oldukça düşündürücü. Berber bir gün şu dersi veriyor: “Dışardan bakıldığında vitrin çok temiz görünüyor. Müşterilerin kimler biliyorsun, dükkânın önünden gelip geçenleri tanıdın. Bunlar böyle pırıl pırıl yere girmeye çekinirler! Biraz toz-toprak sür, zevkini kendine sakla, burası ticarethanedir!” (Öyle Bir Aşk, s. 223-224) Berberin bu söyledikleri kapitalizmin temel mantığına uygundur; Yusuf Ziya bakkallıkta bunları uygulamak zorundadır, uyguluyor da... Ama günümüzde berber, sanat dünyasında da yerini almış ve kapitalist mantığa uygun öğüdünü yazara da vermektedir: “Senin okuyucuların bundan ne anlar; onlar aşk hikâyesi okumak, gizemli harem masalları dinlemek istiyorlar; sen gerçekçi olacağım diye, kalkmış her gün yaşadığı şeylerin öyküsünü anlatıyorsun... Satmaz, kardeşim, satmaz... Şöyle, gerilimli bir polisiye yaz... Bir zamparanın itirafları da iyi gider... Tarihi romanlar revaçta, bir cariye öyküsü yazabilirsin mesela... Ya da bir evliya biyografisi…”

Konuyu dağıtmadan yazarımızın öyküsünü sürdürelim. Bakkallıktan kazandığı parayla, Hüsamettin Bozok’un boşalttığı Yeditepe Yayınevi’nin bürosunu kiralıyor; Hür Yayınevi 1958’de böyle doğuyor. Yayıneviyle birlikte Bahadınlı’nın yazarlığı da gelişiyor; ilk kitapları eğitim deneyiminin gereksinimlerine yanıt veren Türkçe Deyimler ve Kaynakları (1958), Türkçe Deyimler Sözlüğü, Atasözleri Sözlüğü. Bu sözlükler Türkiye’de alanında yapılmış ilk çalışmalar olarak ayrı bir önem taşıyorlar. İlk öykü kitabı İtin Olayım Ağam (1964), arkasından ilk romanı Güllüceli Kâzım (1965) yayımlanıyor. 

TİP’İN ON BEŞ MİLLETVEKİLİNDEN BİRİ

Ülke tarihinde 1960’lara damgasını vuran, özgürlük mücadelesi ve sosyalizmle buluşan kitlelerin hareketlenmesidir; Yusuf Ziya Bahadınlı sosyalizm yolundaki mücadelesini Türkiye İşçi Partisi’ne girerek sürdürüyor. Partinin Yozgat örgütünün kurulmasında görevlendiriliyor; hemen arkasından 1965 seçimlerinde aynı bölgeden milletvekili adayı oluyor. TİP mucizesinin meclise soktuğu milletvekillerinden biri de odur. 

Burjuvaziyle, iktidar organlarında karşı karşıya gelmenin kazandıracağı çok deneyim vardır. Az önce yüzüne gülen milletvekilinin aniden suratına inen tokadı gibi... Meclis konuşmasında kendine sövüp sayan dolap komşusu sermaye vekilinin, arkasından pişkin pişkin bir şey olmamışçasına kendisiyle konuşmasına şaşıyor... Öyle Bir Aşk’ta şu cümleleri okuyoruz: “Mecliste bize karşı uygulamada daha dayağa geçilmemişti. Ama, diş gıcırtıları Meclis’in duvarlarını çoktan delip geçmiş, Çankaya’ya ulaşmış ve görünmez güçlerin kapısını tıkırdatmaya başlamıştı. Nasıl ki, İçişleri Bakanı, ‘soluk alışımızı dinlediğini’ bir süre sonra Meclis kürsüsünden söyleyecekti!” Türkiye İşçi Partili milletvekillerine dayaklar başlıyor, ilk dayak yiyen de o oluyor. 

Meclis koridorunda onu yumruklayanların arasında köy kökenli biri var; Yusuf Ziya köy kökenli ve enstitülü olmanın ortaklığına güvenerek, ona, “Senin bunların içinde ne işin var?” biçiminde soracak oluyor; aldığı yanıt çok düşündürücü: “Niye, ben milletvekili değil miyim?” Bahadınlı’nın anılarından, bir dönem milletvekillerinin görev ve yetkileri arasına TİP milletvekillerine dayak atmanın da girdiğini öğrenmiş oluyoruz...

Küçük bir çocukken çevresinde anlatılan masallar ve Alevî mitolojisiyle büyüyor Yusuf Ziya Bahadınlı. Çocukluk günlerinde aniden karşısına çıkacak bir Hızır’ın yolunu gözlüyor. Yaşamından özlü sahneler çizen Öyle Bir Aşk kitabında, bu Hızır’dan çizgiler taşıyan bir insanın, en çaresiz anında karşısına çıktığını görüyoruz. Yazar, öyle bir insan çiziyor ki, insan denen yaratığın, açıklaması güç, mucizevi davranışlarıyla Hızır soyutlamasına kaynaklık ettiğinin somut bir örneği sanki. 

KALABALIK AİLEDE DOĞAYLA DOPDOLU

Yozgat Sorgun’un bir köyünde, Bahadın’da doğan Yusuf Ziya, insan yaşamıyla doğanın sıkı sıkıya bağlı olduğu ve zengin ilişkiler kurabildiği koşullarda çocukluğunu yaşıyor. Kalabalık ailesi ve yoğun çalışmayla geçen köy hayatı, kendi başına büyümesine, iç dünyasının gözlemlerle, düşlerle, sevinçlerle zenginleşmesine olanak veriyor. Daha sonra, yapıtlarında bu çocukluk yaşantısında edindiği duyarlılıkların izleri belirecektir. Yaşamı, gürül gürül bir doğanın coşkusuyla kavramıştır ilkin. Yalnızca coşku değil, bilgi de; böylelikle bir sanatçının estetik yaratıcılığında nesnellikle kurduğu ilişkinin özel, özgün, yepyeni ürünleri ortaya çıkacaktır. 

“Oysa söğüt kadar kendini insanın hizmetine sunan kaç tür ağaç sayabilirsiniz!”  Öyle Bir Aşk’ta okuduğumuz bu cümle, yaz sıcağında, gölgesinde düşlere dalınan bir yaşantıdan kopup gelmiştir. Yeni dikilmiş bir fidanı sularken, toprağın çıkardığı sesi duymak ve yazmak da öyle. Peki, şu ses; “Ben kurt-köpek ulumasını, tilki-çakal bağırmasını, geyik ünlemesini duydum; boğa, manda, koç-teke kesimini gördüm. Ama kesilirken devenin çıkardığı ses, ne bir hırıltıdır ne inilti; insan yüreğinde yarattığı titreşimi hiçbir canlının duyurabileceğini düşünemiyorum.”  (Öyle Bir Aşk, s. 20)

Kişiliğinin oluşmasında ve yazarlığında, her sanatçının olduğu gibi, bu çocukluk yıllarının belirleyiciliği var. Bahadın köyünün yaz kış toprakta ve ahırda çalışmayla geçen hayatının kültürel boyutunda Alevîlik önemli. Kışın soba başında Hazreti Ali söylenceleri okunuyor. Osmanlı’dan beri devlete egemen din anlayışının, Sünnîliğin baskısı altında yaşayan Alevîler kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlar. 1938 Dersim kıyımı, Alevî bir köy açısından 40’lı yılların korku atmosferini yoğunlaştırıyor. Yazarın kişiliğinin oluşmasında ve köyünün dışına açılırken hep tetik ve ürkek davranmasında bu tarihsel koşulların büyük rolü var. 

Yusuf Ziya’nın çocukluk yıllarında etkisinde kaldığı, bir Alevî köyünde duyulan toplumsal korkunun kaynaklarına ilişkin ipuçlarını Güllüceli Kâzım romanında da buluyoruz: “Bir Sultan daha çıkacaktı bir gün. Hiçbir güvencemiz yoktu ya da biz bilmezdik. Nereye kaçardık ki! Ermeni Deresi’ne bakıp bakıp ağlıyorduk. Hüso Dayı’nın ‘cendermeler’ini anımsardık. Kulağımız tellalın sesindeydi.

‘Duyduk duymadık demeyin! Yükte hafif, pahada ağır!..’” (Güllüceli Kâzım, s. 55)

'ÖYLE BİR AŞK'

Yozgat’ın bir köyünden yola çıkan Yusuf Ziya Bahadınlı’nın yaşamında, köy enstitüleri olağanüstü bir dönüşüm yaratıyor. Bahadınlı köylü çocuğunun yaşam serüveni, ortaçağın dinsel çatışmalarından yirminci yüzyılın sınıf mücadelelerine sıçrıyor; Yozgat’tan başkente, Meclis’e, daha sonra Avrupa’nın büyük kentlerine sürüklüyor onu. Öyle Bir Aşk, coğrafyası ve zamanı geniş böylesi bir hayatla hesaplaşmanın kitabıdır. 

Yusuf Ziya, uzun yıllar acısını çektiği Alevîliğin kendince anlamını ve tarihsel kaynaklarını da bu kitapta sorguluyor. Batınîliğin Anadolu kültüründeki rolünü, soyadını değiştirmek için başvurduğu mahkemenin yargıcıyla tartışıyor. Soyadını değiştirmek, bu hesaplaşmanın yaşamdaki karşılığıdır; Bahadınlı olduğunu, Alevî olduğunu soyadıyla ortaya koymak istemiştir. Bunca yıl bu niteliğinden dolayı karşılaştığı baskılara, alaylara, hor görülmelere bir cevaptır bu tavır. Yazar, kitabındaki Alevîlik tartışmasıyla bu cevabın içeriğini zenginleştirmek ister. Doğduğu yerin yaşamındaki yazgısal rolünü daha iyi anlamak için otobiyografik nitelikler taşıyan Güllüceli Kâzım’dan da yararlanılabilir. Köydeki çocukluğundan itibaren yaşamını izlediğimiz Kâzım, öğretmen olarak atandığı köyde onun Alevî köyü Güllüce’den olduğunu öğrenen köylülerin linç saldırısından yaralı kurtulur. Bundan sonra atandığı köyde de benzeri şeyler beklemektedir onu: 

“‘Sorması ayıp olmasın emme efendi, nireli olur cenabın?’ demez mi?

Öyle şeyler vardır ki doğada, önüne geçilmez, değiştirilemez, durdurulamaz. Yağmura yağma, yele esme denemeyeceği gibi.

Yolu yoktu söyleyecektim: bağıra bağıra, terleye  terleye, sonucunu bile bile...

‘Güllüceliyim!’ dedim, kekeleyerekten yineledim, ‘Güllüceliyim!’” (Güllüceli Kâzım, s. 146-147) Öyle Bir Aşk’taki, soyadı değiştirme bölümünü ve nereli olduğunun Yusuf Ziya’nın yaşamında oynadığı önemli rolü, Güllüceli Kâzım’ın Yelli ve Bekirler köyü serüvenini okuduktan sonra birlikte değerlendirmekte yarar var. Bu bütünlükte, Yusuf Ziya’nın Çalışkan olan soyadını Bahadınlı yaparak kökenini dosta düşmana ilan etmesinin basit bir tavır olmadığı, horlanmaktan dışlanmaya, kovulmaktan linç edilmeye uzanan bir dizi ağır deneyime dayandığı daha iyi anlaşılıyor.

Öyle Bir Aşk’ta, savaşlar ve kıyımlar arasında, sınıf mücadelesi içinde insanın çektiklerinin özlü öykülerini okuyoruz. 

Köyde, üretimin yardımlaşmayla, ortaklaşa yürütülmesi onu çok etkilemiştir; daha sonra köy enstitüsünde de bu ortaklaşmanın izlerini bulacaktır. “O yaşlarda duvar örmek, taş taşımak, kiremit dizmek, sıva-badana kolay iş değildi. Duvar örüldükten, çatı çatıldıktan, sıva-badana yapıldıktan sonra keyfimize ‘diyecek’ yoktu; bütün bunları biz yapmıştık! Hem sırası değildi, bireyselliğimiz yerini toplumsallığa verdi; mecburduk, bu bir fırsattı çünkü, kullanmalıydık.” (Öyle Bir Aşk, s. 51)

Yusuf Ziya Bahadınlı’nın Öyle Bir Aşk kitabındaki anılar ve çözümlemeler köy enstitüleriyle ilgili birçok yanılsamanın da görülebilmesini sağlıyor. Yalnızca enstitüleri kapatanların yalanlarını değil, soldaki yanlış anlamaların da gerçekle ilgisi olmadığını ortaya koyuyor. “Köy enstitülerindeki eğitim ve öğretim yöntemi, kişiyi komünist yapmazdı. Oralardaki hava, sanatsal, siyasal, toplumsal ve demokratik açılardan, geniş kitap okuma özgürlüğü nedeniyle düşünen, soru soran, eleştiren bir beyin yaratabilirdi; yarattı da. Uygulanan programa göre ‘köyü rejimin seçtiği kapitalist yol doğrultusunda canlandıracak’; köyde çalışmayı severek sürdürecek, yaratıcı, el işlerinde becerikli, idealist öğretmen yetişecek’ değil miydik!” (s. 65) “Köyü kapitalist düzenin doğrultusunda canlandırmak”; enstitülerden beklenen temel işlev buydu. Ama sağlanan kitap okuma özgürlüğü, bu “canlandırmanın” çelişkilerini kavrayan ve sosyalizme uzanan az sayıda öğretmenin de yetişmesini sağladı. Hepsi o kadar; yoksa enstitülerden nice gericilerin, ne faşistlerin de yetiştiğine Bahadınlı’nın anıları tanıklık ediyor.

BİR İNSAN GELİR

Hızır’a dönersek; yazarın TİP günlerinde, Çorum’da karşısına çıkan adam sanki odur. Bin civarında faşist ve yobaz güruhu kuşatmış Yusuf Ziya Bahadınlı’yı; küfrediyorlar, tehdit, taşlama; bütün bu sürünün önünde tek başına yürüyen bir adam. Hiç tanımadığı biri yaklaşıyor yanına; “Birlikte yürüyelim ağabey!” 

En iyisi Öyle Bir Aşk’tan okuyalım o adamı: “O ise bilerek, düşünerek yapıyordu: Yüzlerce kişi peşimizdeydi, vuruyordu, sövüyordu, taşlıyordu...

‘Birlikte yürüyelim ağabey!’

Atılan taşlara, sövgüye, vurmaya ve belki de olası ölüme birlikte yürümek istiyordu.” (Öyle Bir Aşk, s. 245)

Birlikte yürüyorlar... Hiç unutmuyor bu adamı Yusuf Ziya ve sırrını çözmeye çalışıyor. 

Öyle Bir Aşk’ta anılar ve insan portreleri var. Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin tarihinden can alıcı kesitlere ışık düşüren anılar bunlar. İnsana hayatı dar eden politikalar ve bunların uygulayıcıları kadar, en dar zamanda yardıma koşan ve insanı ferahlatanlar da eksik değil anılarda. 

Yusuf Ziya’nın TİP’i Yozgat’ta örgütleme günlerinde, bir fırında birdenbire karşısına çıkan Hasan Usta nasıl unutulabilir? O, bu insanı yazarak, Türkiye devrimcisinin belleğine kazandırmıştır. Bu insanın Öyle Bir Aşk’taki portresi, tıpkı ülkeyi sırtında taşıyan emekçi gibi, sosyalizm mücadelesini de sırtında taşıyan, “bir başka adı özveri” olan devrimcilerle bugüne geldiğimizi hatırlatıyor bize.

Enstitülerde köylü çocukları kitap okuma ve düşünme olanağına kavuşmuşlardı, yani “Bruno şansı”na; ortaçağda bu şansın bedeli, ateşlenen odun yığınları üzerinde yanarak ödeniyordu. Yirminci yüzyılda ve Türkiye’de ise, bu şansı elde edenlerden Yusuf Ziya, Meclis salonlarında dayak yemekten Çorum’da taşlanmaya, burjuva mahkemelerinde yargılanmaktan uzun yıllar Avrupa’da sürgünlüğe uzanan bir dizi ağır bedel ödedi. Öyle Bir Aşk, bu bedelleri yüksünmeden göze alan, tarihsel bir bilincin aydınlığında içinden çıktığı köylülerin ve kentleri sırtında taşıyan işçilerin sömürüden kurtuluş ve özgürlük mücadelesine öğretmenliğiyle, yayıncılığıyla, yazarlığıyla, politikacılığıyla omuz veren bir insanın hayatını koyuyor önümüze.

 

Kaynaklar

- Yusuf Ziya Bahadınlı, Öyle Bir Aşk, Gelenek Yayınları, Genişletilmiş 3. Baskı (1993, 1995), Kasım 2001, İstanbul.

- Yusuf Ziya Bahadınlı, Güllüceli Kâzım, İkinci Baskı, 1982 (birinci baskı, 1965), yurtdışında basılmış, yer ve yayınevi belirtilmiyor.