Seçmediğim kitaplar



12-09-2021 01:15


İzge Günal

Nasıl yazdığımı daha önce anlatmıştım: tümüyle o on beş gün boyunca okuduğum kitapları yazıyorum. Okuyup da yazmadığım bir kitap olmadığı gibi, yazdıklarımı da kesinlikle o süre içerisinde okumuş oluyorum. Demek istediğim, konuyla çok ilgili olsa bile daha önce okumuş olduğum bir kitabı yazıma almıyorum; eğer vazgeçilmez ve illâ bahsetmem gerekiyorsa, o zaman kitabı tekrar okuyorum. Elbette bunları yapabilmek için de okumayı düşündüğüm kitapları ortak bir zeminde birleştirmem gerekiyor, yani birbiriyle ilintili kitapları okuyorum o on beş günlük sürede.

Temel kaynağım kitaplığımda iki raf kadar yer tutan, alıp da henüz okuyamadığım 60-80 arası kitabım. Bir de çoğu sahaflarda bulunan, 250-300 kadarlık bir ‘alacağım kitaplar’ listem var. Her ikisi de çok dinamik; raf azaldıkça liste rafı besliyor ve süreç kesintisiz gidiyor. Tek seçici ben olduğum için de doğal olarak tüm kitaplar ilgimi çekenler oluyor. Ancak, evet ancak benim seçmediğim kimi kitaplar da var; bunlar listeyi atlayıp, doğrudan rafa giriyor. Her kitaplığın önemli bir dinamiği olduğunu düşündüğüm bu olguyu yazayım dedim bugün.

Öncelikle elbette birinin sizin için aldığı, armağan ettiği kitaplar. Genellikle de yazarından isminize imzalı olur; en azından bana alınanların çoğunun böyle olduğunu söyleyebilirim. Eskiden bana kitap armağan edilmesinden hoşlanmazdım çünkü genellikle okumuş olduğum kitaplar alınırdı ama artık bu sorun aşıldı: bir kere yayınlanan kitap sayısı çok arttı, artık okumuş olduğum bir kitabı denk getirebilmek eskisi kadar kolay değil; iki, popüler, imza günlerinde ortada olan kitapları daha az okuyorum.

Geçenlerde çok sevdiğim genç bir arkadaşım bana Yekta Kopan’ın Aile Çay Bahçesi romanını almış. Böyle durumlarda ilk aklıma gelen “neden bu kitap” sorusu olur. “Acaba hangi ayrıntıyı görmemi istiyor?”, “Kendinde ya da bende bulduğu bir benzerlik mi var?” vs. vs. Elbette sadece beğendiği için, hatta kitabı okumadan yazarı sevdiği için bile almış olabilir ama hiç önemli değil; ben bunları bilemediğim için bana armağan edilen kitapları başka bir gözle okurum. Yazar ile okur arasındaki o çok özel iletişime üçüncü bir kişi de girmiş olur ki, bence çok farklı bir deneyimdir. Ha, unutmadan söyleyeyim, yukarıda saydığım sorular genellikle yanıtsız kalır; yanıt bulduğumu düşünsem de kimseyle paylaşmam, bu üçümüzün arasındaki bir sırdır artık.

Bunlardan söz ederken, kitap da güme gitmesin: Aile Çay Bahçesi’ni sevdim; özellikle samimi anlatımını. Mekanlar çok tanıdık, hani insan “ben burayı biliyorum” der de neresi olduğun bir türlü çıkartamaz ya, ‘deja vu’ gibi, işte kitap böyle yerlerde geçiyor. Dahası, romanın ‘esas kızı’ Müzeyyen’i de geçmişteki çatışmaları üzerinden tanıdığımız için kişiler de bir yerde tanıdık geliyor. Dedim ya, armağan kitaplar başka bir gözle okunuyor.,

Söylemeden geçemeyeceğim, Müzeyyen’in iş görüşmesi sırasında annesinin de orada olduğunu ve görüşmeye müdahale ettiğini düşünmesi ve aynı zamanda annesinin kazayla ölümünü anımsaması; şimdiki zaman, geçmiş ve hayal iç içe geçiyor ve müthiş sinematografik bir anlatıya ulaşıyor Kopan. Sadece bu üç dört sayfa için bile okunabilir.

Bu arada Bolu Valiliğinin, lise öğrencilerine yönelikOkuyorum projesi kapsamında kitabın, ‘cinsel içerikli’ ifadelere yer verdiği iddiasıyla toplatarak kitabın dağıtımıyla ilgili soruşturma başlattığını(1) öğrendim. Soruşturma nasıl bitti bilemiyorum ama kitap toplatılmış sonuçta. Yuh artık!

İkinci sırada ‘bende bu kitap iki tane, bir tanesini sana getirdim’ kitapları var. Aslında bu grubun kaynağı tek; kardeşim. Sıkça, böyle söyleyerek bana bir kitap getirir. Kitapların ortak özelliği hepsinin belirli bir estetik düzeyin üzerinde olmalarıdır. “Acaba” diyorum, bana okutmak istediği kitapları böyle bir gerekçeyle mi armağan ediyor? Dediğim gibi, getirdiklerinin tümünü severek okuyorum. Düşünüyorum da, insan okuduğu iyi bir kitabı unutup tekrar almaz; tekrar alma işi ancak vasat, insanın üzerinde çok etki bırakamamış kitaplar için geçerli olabilir...Evet, yazdıkça daha çok aklıma yatıyor; bana okutmak için bir taktik bu.

En son getirdiği ‘çift kitapJerome Lindon. Lindon, başlangıcı İkinci Dünya Savaşı direniş günlerine dek uzanan “Minute Yayınları”nın kurucusu. Özelliği, birçok yayınevi tarafından reddedilen, önemli yazarların kitaplarını basmış olması. En bilinen örneği, Samuel Beckett.  Jean Echenoz da kitaplarını hiçbir yerde bastıramazken, Jerome Lindon sayesinde edebiyat dünyasına giriyor ve ölümü üzerine de bu kısa anı-roman-anlatıyı kaleme alıyor.

Kitap, Jerome Lindon’ı tanımak ve böylece yazar-yayıncı ilişkisinin nasıl kaliteli olabileceğini görmek açısından önemli. Ayrıca düşünülmesi tartışılması gereken önemli dil sorunlarını da ortaya atıyor: “Bir cümlede tekil şahıs kullanmak mümkünse, tekil her zaman çoğuldan iyidir” veya “Mümkün olduğunca virgülden vaz geçmek gerektiğine ve cümlenin iç ritminin virgüle gerek olmadan sağlanabileceğine inanırım” gibi.

Evet, ben ‘çift kitap’ları seviyorum.

Elbette dostlarımın yazdığı ve imzalayıp yolladığı kitaplar da var. Aslında bunlar benim de alacağım kitaplar ancak bu noktada küçük bir yarış olur: ben mi önce alacağım, yoksa onlar mı yollayacak? Genellikle onlar kazanır çünkü kitapçı vitrinlerinde görünmeye başlamadan elimde olurlar. Örnekse Ender Helvacıoğlu’nun son kitabı Devrimin Denklemleri.(2)  

Ender Helvacıoğlu’nun diğer kitapları bilim ağırlıklıydı; bu kez doğrudan politikayla ilgili yazılarını bir araya getirmiş. Böyle diyorum ama bunca yılın bilim yayıncısı olarak yine bilimsel metaforları kullanmaktan kendini alamıyor ve iyi de yapıyor. Devrimin Denklemleri esas olarak ‘bir devrimci nerede durmalı?’ sorusuna yanıt arıyor. Yanıt çok kolaymış gibi görünse de öyle değil; en azından çevreme baktığımda ciddi bir sorun olduğunu görebiliyorum. Bence öyle bir yerde durmalı ki insan, liberaller sizi ulusalcı, ulusalcılar liberal diye adlandırsın. Bu nitelemenin bir yanı eksik kalırsa olmaz; o tarafa kaymışsınız demektir. Kişinin hem laik, hem de barış yanlısı olduğu çizgide kalmayı söylüyorum.

Ayrıca günümüzde Mao Zedung’u doğru aktarabilen yazar sayısı azaldığından, Devrimin Denklemleri’ni okumanın ayrı bir önemi var. Cephe meselesine yaklaşımında, çaresizliğin kitleselleşmesi formülasyonunda bu çok belirgin.

Anlattıklarının neredeyse tümüne katılmakla birlikte Devrimin Denklemleri daha bir kitap kıvamında hazırlanabilirmiş gibi geliyor bana. Şu haliyle sanki karşılıklı oturmuşuz da “Ne olacak bu memleketin hali Ender?” demişim de veya “nerede hata yapıyoruz?” diye sormuşum da, bana yanıt veriyor gibi. Demek istediğim, dönüp alıntı yapmak istesem, aradığımı bulamam herhalde. Ama “Eğer işçi omurgası olsaydı, hiçbir güç, hiçbir aydın kibri TKP’yi bölemezdi” sözünü not ettim.

Üniversiteden uzaklaştırıldığımdan beri hekimlik yapmıyorum, bir durum dışında: Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda (TİHV) şiddet görmüş kişilere bakıyorum. Elbette bu da TİHV’de düzenli çalışan hekim arkadaşımın benim uzmanlık alanıma gereksinim duyması durumunda. Muayeneye eşimle beraber gidiyoruz ve o genellikle ‘Yakın’(3) bir kitabevinde kadın yazarların öykü/romanlarını alıp, okuyarak beni bekliyor. Böylece benim ‘rafım’ için de yeni kaynak ortaya çıkmış oluyor. İşte böyle bir günde Ömür İklim Demir’in Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı almış. Evet, Demir kadın değil ama olsun, “iyi ki yanılmış” diyorum çünkü bu sayede Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı okumuş oldum. Ayrıca, beni tanımayan hemen herkes ismime bakıp kadın olduğumu düşündüğü için de yabancısı olduğum bir duygu değil.

Duru, zorlamasız bir anlatımı var Demir’in ama beni çeken başka yönleri oldu: birincisi, insanlar yalnızken anlatımındaki rahatlık, iki insan karşılaştığında yerini küçük bir gerilime bırakıyor.  Bu aslında yalnızlığın başka türlü anlatımıdır bana göre ve Demir bunu başarıyla yapıyor. İkincisi, öykülerdeki olaylar aynı düzlemde sürüyor ve olmadık yerde birbirlerine bağlanıyor. Paralel değiller ve kesişiyorlar veya her an kesişebilirlermiş duygusu veriyorlar. Bence bu da kitabın ayırt edici özelliklerinden.

Başka bir kitap kaynağım da okumayan tanıdıklarım. Ellerinde hep az miktarda da olsa kitapları olur. Neden onlardadır bilemem; günün birinde okuruz diye mi satın aldılar, yoksa birileri mi onlara bırakıp gitti hiç sormadım. İşin iyi tarafı, kitapları çöpe veya geri dönüşüme atmaya kıyamazlar. İşte bu grubun bulduğu en iyi çözüm, kitaplarını naylon torbalara doldurup bana getirerek evlerinde yer kazanmaktır. Gelen kitapların bende olmayanlarını ‘rafa’ koyup, diğerlerini de okuyacağını düşündüğüm kişilere dağıtırım. Kütüphanelere özellikle vermem çünkü oraların bir tür ‘kitaplık mezarı’ olduğunu, kimsenin oralardan kitap almadığını bilirim.

Neyse Pascal Quignard’ın filmi de yapılan Dünyanın Bütün Sabahları bana son gelen partiden çıkanlardan. Viola da gamba sanatçısı Sainte-Colombe’un en tanınan öğrencisi Marin Marais ile ilişkisini anlatıyor Quignard. Bu arada Sainte-Colombe, violaya yedinci teli ekleyen kişi.

Konu ilginç ama roman olarak çok sevdiğimi söyleyemem. Sanki kişilerin düşünce ve duyguları tam yansıtılamamış gibi geldi bana. Olaylar sonuçlanıyor ama bölümler kendi içerisinde bitirilmemiş sanki. Böyle bakılınca romandan çok roman taslağı diyebilirim. Olumlu yanı, kişilerin romanın fonu içerisinde organik bir biçimde kaybolmuş olmaları.

Böyle düşünmekle birlikte yine viola da gamba eksenli Enis Batur’un Sır romanıyla ardışık olarak okunması ve bu sırada Sainte-Colombe ya da bu çalgının virtüözü sayılan Jordi Savall dinlenmesi farklı bir deneyim olabilir. Hele bir de mevsim baharsa. 

İzmir Akdeniz Akademisi (İAA) 2012 yılında kurulan, Büyükşehir Belediyesine bağlı bir birim. Bir yandan İzmir’i İzmir yapan özelliklerini belgelerken, diğer yandan onu ileriye götürmek için çalışmalar yapıyor, bu amaçla toplantılar düzenliyor, dergiler çıkartıyor, kitaplar basıyor.  Akademinin etkinliklerini kendim için bir şans olarak görüyorum; sadece içinde yaşadığım kenti tanımak açısından değil, aynı zamanda herhangi bir kenti her yönüyle izleyebildiğim için de. İAA kitapları benim için diğer bir kaynak oluyor böylece ve düzenli takip ediyorum.

Son kitapları İzmir İçin Kamu Alanı ve Kent Düzeyinde Bir Komünite Oluşturma Stratejisi’ni İlhan Tekeli yazmış. Komünite, “sınırları tanımlanmış bir toprak üzerinde belli bir amaç üzerinde uzlaşmış bir nüfusun, temel gereksinmelerini karşılaması sırasında kurduğu ilişkilerin oluşturduğu dirençli bir toplumsal yapı, aidiyet duygusuna sahip bir topluluk” olarak tanımlanıyor kitapta. İzmir’in “iç körfezin etrafında bir amfiteatr şeklinde” olması da bir avantaj olarak sunuluyor. Bana sorarsanız amaç güzel ama gerçekleşmesi bu sistem içerisinde olanaksız. Öncelikle sınıfsal bir farklılık var. Şöyle anlatayım, Narlıdere sahilinde geniş yeşillik bir alan vardı. İzmir’in denize uzak kalan kesimi genellikle hafta sonları buraya gelir ve piknik yapardı. Denize doğru uzanmış insanlar, oyun oynayan çocuklar, mangallar; ortalık cıvıl cıvıl olurdu. Yeşil alanın hemen gerisindeki villa ve malikanelerde oturanların bundan rahatsız olduklarını biliyordum. Sonuçta, bunların baskısıyla belediye çevre düzenleme çalışmasına girip, alanı piknik yapılamaz hale getirdi. Görüntü halâ güzel ama dar gelirli grubun buraya gelebilmesi artık olanaksız. Hal böyleyken ne komünitesi olabilir ki? Üstelik bir de merkezi hükümet olgusu varken. Bunu söylememin nedeni komünitenin bir parçası olarak kentte ‘protesto alanlarının’ zorunluluğundan söz edilmesi. Yukarıda bahsettiğim TİHV’de baktıklarım, protesto haklarını kullanmak isterken devlet şiddetine uğramış kişiler. ‘Komünite’ nedense pek ses çıkartmıyor bu konuda? Yine de, bütün görüşlerine katılmasam da, İAA kitapları bana en azından kenti sorgulatıyor; takip etmeyi sürdüreceğim.

Evet, ‘seçmediğim kitaplar’ı kabaca böyle sınıflandırabiliyorum. Okurken de, yazarken de tümünün belirli bir kalitenin üzerinde olduğunu fark ettim. Görünen o ki, onların seçimi benden daha iyi. Acaba diyorum, kitaplarımı artık ben seçmesem de, bu işi yakın çevreme, dostlarıma mı bıraksam?     

 


KÜNYELER

-Aile Çay Bahçesi. Yekta Kopan, Can Yay. Kitapçılarda 7. baskısı var, 2020. Etiket fiyatı 23 TL.

-Jerome Lindon. Jean Echinoz, Norgunk Yay., 2009. Çev.: Ayşe Orhun Gültekin. Etiket fiyatı 11 TL.

-Devrimin Denklemleri. Ender Helvacıoğlu. Kırmızı Kedi Yay., 2021. Etiket fiyatı 32 TL.

-Muhtelif Evhamlar Kitabı. Ömür İklim Demir. YKY, kitapçılarda 14. baskısı var, 2021. Etiket fiyatı 14 TL. 

-Dünyanın Bütün Sabahları. Pascal Quignard. Daha önce Can Yay. basmıştı. Kitapçılarda Sel Yay. baskısı var. Etiket fiyatı 20 TL.  

-İzmir İçin Kamu Alanı ve Kent Düzeyinde Bir Komünite Oluşturma Stratejisi. İlhan Tekeli. İzmir Akdeniz Akademisi Yay., 2020. Satılmıyor, Akademiden bulunabilir, sitelerinde pdf’si var.

 


(1)https://oggito.com/icerikler/yekta-kopan-in-aile-cay-bahcesi-nde-cinsel-icerik-varmis/10629

(2)Kitap veya kitap bölümü yazarı arkadaşlarımdan gelen ve henüz okumadığım başka kitaplarım da var ‘raf’ta ve onları da yazacağım kuşkusuz; gönül koymasınlar diye söylüyorum.

(3)Gerçekten bu isimde bir kitapçı var İzmir’de.