Seçimler ve sosyalist siyaset hakkında notlar



20-03-2015 10:30


Kurtuluş Kılçer

Türkiye sosyalist hareketinde seçimler konusunda bir tartışma almış başını gidiyor. Bu tartışma, son kertede 7 Haziran seçimlerinde sandık başında nasıl bir tutum alınacağına bağlanabilir, ancak ondan daha önemlisi nasıl bir mücadele zemini ve bir siyasal hat oluşturulacağı üzerine kafa yorularak aşılabilir. Bu zemin ve hat ortaya konduktan sonra gerisi kolaydır ve bu açıdan hangi tutum alınırsa alınsın “kıyameti kopartacak” bir durum olmadığı herkes tarafından görülmelidir.

Ne dünyanın sonu, ne mücadelenin bitişi, ne ‘devrimci duruma’ ramak kalmış bir durum ortaya çıkacaktır. Ancak önemli bir seçim olarak, ülkenin nasıl bir yönelime gireceğini göstereceği açısından mutlaka dert edilmelidir.

Bu genel halet-i ruhiyeyi kelimelerin kuru dünyasına bırakarak, notlar halinde, bazı noktaların altını özetle çizmeye çalışalım.

1.     Yalnızca sosyalist siyasette değil genel olarak siyasette üç temel olguyu belirterek başlamak lazım. Eğilim, öncelik ve güç toplama. Bütün bu noktaların bir yöntem sorunu olarak ele alınması gerektiğini belirttikten sonra içerik kadar bunların da öneminin altını çizmek isterim.

2.     Gramsci’nin dediği gibi siyaset yaparken, eğilimleri veri alarak adım atarız. Bu açıdan sermaye sınıfının nereye yöneldiği, ülkedeki siyasal güçlerin nasıl bir yönelime doğru evrilebileceğine dair önsel yaklaşımlar geliştirmeden siyasal adım atmak çok mümkün değil. Bugün gerek emperyalizmin, gerek sermaye sınıfının, gerek AKP’nin, gerek Kürt siyasi hareketinin ve gerek CHP’nin nasıl bir yönelime gireceklerine dair üç aşağı beş yukarı bir fikir üzerinden hareket ederiz. Gördüğümüz tabloyu biraz daha açarsak; emperyalizm ve sermaye sınıfı bugün ülkemizdeki iktidara karşı olmasalar da memnun değillerdir. Bir yeniden yapılanmanın gündeme gelmesi konusunda bir eğilim içindeler. CHP ise Türkiye’nin yeni siyasal-toplumsal tablosu içinde sağa yönelmiş yeni bir parti arayışı içindedir. CHP ve Cumhuriyet gazetesindeki dönüşüm tam da budur ve bu eğilim “Yeni Türkiye”nin yeni Cumhuriyet’i olarak değerlendirilmelidir. Emperyalizm ve sermaye sınıfının genel eğilimine paraleldir. AKP, kendi açtığı yoldan gücünü koruyarak yürümek istemekte, yıpranmış ancak alternatifsiz gözükmektedir. Kürt siyasi hareketi ise devlet baskısının geriye çekildiği ve kendine alan bulduğu bir siyasal tablonun olanaklarını görmüştür ve buranın güçlenmesi eğilimindedir.

3.     Sosyalist hareket için öncelik kendini var etmesidir. Bu açıdan sosyalist hareketin başka siyasi dinamikler içinde bir bileşen olmasından ziyade bağımsız siyasal bir odak haline dönüşmesi büyük önem taşır. Bugünün Türkiye siyasi tablosunda “5. Güç” olarak sahneye çıkma hedefi öncelikle bağımsız varlığını ortaya koyması hasebiyle anlam kazanır.

4.     Siyaset güç toplama işidir. Atacağımız her adımı bu gücü ister bugün ister gelecekte oluşturma niyeti ile yapalım biriktirme ve güçlenme üzerine kurmak zorundayız. Bu biriktirme ve güçlenme hem örgütsel hem de siyasal iki boyut taşır. Bunları gözetmeden ortaya çıkan siyasal açılımlar elbette mümkündür ancak, bu, yarı aydın bir tutum olmanın ötesine geçemez ve olsa olsa platformların bir sorunu olarak değerlendirebilir. Sosyalist hareket ise örgütsel güç biriktirmeyi-toplamayı da veri almalıdır ve hele hele Türkiye sosyalist hareketinin yeni bir dönemine işaret ediyorsak bu hiç de küçümsenmeyecek bir reflekstir. Buradaki temel gerilim sadece genel çıkarlar ile öznel çıkarların korelasyonu sorunudur.

5.     Bütün dinamikleri sosyalist mücadeleye bağlamaya çalışmak gerek. Öncülük temel bir niteliktir ve dinamiklerin düzen için kanallara akmasına müsaade edemez. Aynı şekilde düzen içi kanallara akan dinamiklerden kopmamak adına suya kapılmak ta devrimci siyasetin ölümüdür. İşçi sınıfı öncülüğünde ittifaklar politikası kitabımızda vardır ve bu sorun iki noktayla vücut bulur. Birincisi siyasal ortaklık ikincisi belirli bir gücü gerektirmesidir. Bunların ikisinin de olmadığı durum ittifak değil iltihaktır. Sosyalist hareket, bugün için, büyük bir potansiyel taşıyan siyasal ve toplumsal tabloda, bir, bu gücü ve toplumsal siyasetini oluşturmaya odaklanmalı, iki, görece zayıf olduğu bir tabloda, oyun dışına düşmeden bağımsız varlığını ortaya koymalı, üç, görece zayıflığını aşmanın yolunu genel siyasallaşmaya seslenmeyle başarmalıdır. Burada işçi sınıfı dinamiği, gençlik dinamiği gibi toplumsal dinamikler ile siyasal dinamikler arasında fark olduğu iyi görülmelidir. Örneğin Haziran sonrası ortaya çıkan siyasal arayışın temsiliyetini alamamak, bu temsiliyeti bugün için almış görünenlerin parçası olmayı peşinen getirmez.  ‘Düzen partisi CHP’nin’ ya da HDP’nin böyle bir alana siyasal olarak oynaması ve etkili gibi gözükmesi bir işbirliği değil rekabet konusudur. Ancak düşmanlık hiç değil.

6.     Bu açıdan toplumsal dinamiklere öncülük ile siyasal dinamikleri etkileme ve ittifaklar birbirlerine karıştırılmamalıdır. Kürt hareketi bugün farklı bir siyasal hareket ve sosyalist hareket açısından ise bir siyasal dinamiktir. Bu siyasal dinamiği de devrimci sosyalist mücadeleye bağlayacak yollar bulunmalıdır. Bunun yolu bu dinamiğin bir parçası olmaktan asla geçmemektedir. Ama mutlaka yüz döndürülmelidir.  

7.     Tam da bu yüzden Kürt emekçi dinamiği ile Kürt siyasi dinamiği sola çekilmelidir. İçine girerek değil dışarıda ayrı bir ağırlık noktası yaratarak çekim alanı yaratılabilir. Sol bu açıdan bugün nicel değil nitel bir güçtür. Bu gücün etkili olabilmesi dayanışma ve eleştiriyle birlikte dik durmakla mümkün hale gelebilir. Birleşik Haziran Hareketi’nin bağımsız duruşu bu açıdan tarihsel önemdedir ve sola çekmenin yolunun başlangıcıdır. Türkiye sosyalist hareketi, bir siyasal hareketin ‘sol kanadı’ olamayacak kadar büyük bir tarihsel birikime ve iddiaya sahiptir. Kaldı ki bugün bir dizi sosyalist örgütlenmelerden Kürt siyasi hareketinin sözüm ona dışarıda durarak ittifak içinde olanlarla içeride durarak ittifak edenlerin toplumsal anlamda siyasal karşılıkları da bellidir.

8.     Kürt dinamiği devrim için yetmez. Başka dinamikler de önemlidir ve bütün bu dinamiklerin karşılıklı ilişkileri ve tutumları dinamik bir etkileşim içindedir. Türkiye devriminin “ağırlık noktalarını” sadece belli bir yöne kaydırmanın nesnel sınırları vardır. Türkiye devrimi, bu dinamik süreçte cumhuriyetçi diye kodlanan laik toplumsal dinamiklerin harekete geçtiği bir kitlesellikle, Kürt emekçi halkın mücadelesi ve işçi sınıfının ayağa kalkmasıyla mümkün olacaktır.

9.     Sosyalizm, Kürt siyasi hareketi içinden çıkmaz, aynı zamanda sosyalist hareketin Kürt siyaseti gölgesinde büyümesi çok zordur. Yalnızca içinde temsil edilen bir konuma sahip olabilir. Bugün, güncel olarak, Kürt siyasi ve toplumsal dinamiğini sosyalist mücadeleye bağlama durumu ne yazık ki yoktur, bu siyasallaşma içinde sosyalist hareketin kendini güçlendirmesi sorunu bulunmaktadır.

10.  Halkın talepleri olan güncel çıkarlar ile tarihsel çıkarlar arasında kesişme her zaman olmaz. Objektif koşullar olarak değerlendirdiğimiz ekonomik kriz, siyasal kriz ve toplumsal hoşnutsuzluk birlikte ortaya çıkar. Böylesi durumlarda sınıfın devrimci mücadele içine girmesinin yolu bilinç ve örgütlülük sorunudur. Bu sorun ortada durduğu sürece güncel ve tarihsel çıkarlar arasındaki boşluğun doldurulması olanağı zorlaşır. Bunun için hazırlık ve güçlü bir siyasal örgütlenme şart.

11.  Kürt dinamiğinin düzene bağlanabilme olasılığı teorik olarak mümkündür ve sermaye sınıfı ile emperyalizm bu yönde bir eğilim içindedir. Ancak kapitalizmin kapsama beceresi-kapasitesi Kürt sorununu düzene bağlama konusunda asla mutlak bir kuvvete sahip değildir. Bu konuda kesin kanaat büyük hata yaptırır. Kürt siyasi ve toplumsal dinamiğinin düzene bağlanıp bağlanmama sorunu sınıf mücadelelerinin bağlamında ele alınmalıdır. Sosyalistlerin yapması gereken bu konuda mücadele vermesidir. Ancak burjuva siyasetinin ister liberal ister sosyal demokrat kulvarları ile piyasanın gücünün bugün sosyalist hareketin olanaklarından daha fazla olduğu da bilinmelidir.

12.  HDP’nin barajı aşması karşıya alınamaz. Burjuva aktörlerin ve bizzat burjuvazinin istikrarlı düzen ihtiyaçlarının da bir karşılığı olarak düşünülen bu durum, sosyalistler açısından, özel bir parti olan AKP’nin elinin zayıflatılması anlamında bir değer taşır. Ancak bu durum bugün sosyalist hareketin öznel durumundan dolayı bizim dışımızda bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Bugün temel sorun HDP’nin sağ ve sol çizgisinin karışmasıdır. Demirtaş’ta cisimleşen “AKP’ye güven olmazcılar” sol çizgiyi ifade ederken “AKP ile uzlaşmacılar” sağ çizgiyi temsil ediyor. Hangisinin ağırlık kazanacağı bu toplam vektörlerin belirleyiciliği altında geçecektir. Dayanışma ve eleştiri iki ayrı diyalektik bir çizgi olarak sosyalistlerin tutumunda hayat bulacaktır. Sağ çizgiyi gösterip HDP karşıtlığı yapmak ne kadar yanlışsa sol çizgiyi gösterip HDP’cilik yapmak ta temel belirleyen olamaz.

13.  Komünistler, AKP’nin mutlak olarak gitmesini isterler. Ancak kendi varlıklarını ortadan kaldıracak bir boyut ve sorun olarak görmezler. Yani AKP karşıtlığı üzerinden örneğin sermaye sınıfının bir parçasının veya düzen güçlerinin desteklenmesi komünistler açısından kategorik olarak gündem dışıdır. Tayyip Erdoğan ya da Ekmeleddin örneğinde olduğu gibi, Ekmeleddin seçeneği düzen karşıtı devrimci mücadelenin temel ilkelerine aykırıdır. Devrimci sosyalist siyasetin, düzen dışılık değil, temel nosyonu düzen karşıtlığıdır. Bugün HDP düzen partisi değildir, ancak düzene entegrasyon sürecinin bir parçası olabilir. Bu süreç 1. Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e geçiş döneminde kendini ortaya çıkarmıştır.

14.  HDP barajı aşarsa AKP ve siyasal-toplumsal zemini bitmeyecektir. Geçemezse ciddi bir tarihsel sorumluluk HDP’ye yazılacaktır. HDP’nin barajı aşamaması ile AKP faşizmi arasında doğrudan bir bağ kurmak gerekirse, bu riski toplumun önüne koyarak aşmak yerine bağımsız aday politikası ile hayli hayli “faşizm” önlenebilirdi. Ortadaki tek fark 20-30 milletvekili farkıdır ve bu farkın tamamı da AKP’den alınmayacaktır.

15.   Dört partili parlamentoda AKP’nin tek başına hükümet kuramaması oy oranının % 45 altına düşmesi ile ilgilidir. Bu seçimlerde kritik iki parti HDP ve MHP olarak durmakta, oy geçişkenlikleri HDP-CHP ve AKP-MHP arasında yaşanması beklenmektedir. HDP’nin barajı aşması ile faşist MHP’nin güçlenmesi arasında “karşılıklı” bir durum söz konusu olabilir. Sosyalistler, bu durumu da değerlendirmelidir.

16.  HDP barajı aştığında AKP tek başına yine iktidar olabileceği gibi, HDP barajı aşamadığında da AKP’nin anayasayı değiştirecek bir güce erişmesi de çok mümkün olamayabilir. Bunlar da olasılıklar dahilindedir. Matematiksel kesinlik olmadan burada yazılanların birer tahmin dışında bir değeri yoktur ve önümüzdeki iki ay bu tahminleri ortadan kaldıracak gelişmelere gebe olacaktır.

17.  Mecliste merkeze yerleşmiş bir CHP ve onun boşluğunu dolduran “radikal demokrat” bir HDP gerçeği olası bir tablo olarak gündeme gelebilir. Radikal demokratizmin düzene entegre olması ile bu sürecin sola alan açması iki ayrı veridir ve ikisi de mümkündür. Yunanistan’daki Syriza örneğinden temel farkı Türkiye’deki CHP varlığıdır. PASOK boşluğuna doğan radikal demokratizm Türkiye’de Kürt dinamiği üzerinden şekillenmiştir. Bunun sınırları açıktır ve önümüzdeki dönemde CHP-HDP yakınlaşması mümkün hale gelebilir.

18.  Yaklaşık 5-10 yıldır Meclis’te olan ‘Kürt grubu’ ve ‘CHP sol kanat’ milletvekillerinin yapabildikleri ortadadır. Daha fazla milletvekili ile neler yapabilecekleri soğukkanlı bir biçimde düşünülmeli ve sosyalistlerin beklentileri ile yapmaları gerekenler arasında kesin bir çizgi çizilmelidir. Bütün bu süreçler bizler açısından nesnel gelişmelerdir. Ancak CHP’nin sağa açılımı ile HDP’nin İslamcı açılımı da gözden kaçırılmamalıdır.

19.  Anayasa tartışmaları ciddi bir başlıktır. Burada gericilik, yerel yönetimler ve AKP rejimine meşruiyet baş köşeye yazılmalıdır. Kürt siyasi hareketinin mücadelesi sonrası Kürt sorununun anayasal bir statü ile aşama kat etmesi önemlidir ancak böylesi bir anayasal çerçevenin içine cemaat, tarikat gibi dinci siyasal örgütlenmelerin yerleştirilmesi ile sermayeye yeni alanlar açacak ve emek sömürüsünü daha da yoğunlaştıracak yerel yönetimler yasasının içerilmesi ciddi sorunlardır. Komünistler, “yeni Türkiye”nin temel belgesinin bu içerikten dolayı ve “esastan” ortağı olamazlar. Bu süreç ve anayasa tartışmaları pat diye de ortaya çıkmayacaktır. Bunun da bir gelişim süreci ve ciddi bir siyasal mücadele alanı hep var olacaktır. Bugün müzakere temel belgesinin son maddesinin anayasa değişikliği olduğu herkes tarafından bilinmelidir. HDP’nin sol ya da sağ kanadının ne kadar etkili olacağı değil, Meclis içi ve dışı siyasi mücadelenin bileşke vektörünün belirleyici olacağı varsayılmalıdır.

20.  1990’lı yıllarda Kürt siyasi hareketi ile Türkiye sosyalist hareketi arasındaki açı, 2000’den bugüne açılmıştır. AKP rejiminin Kemalist 1. Cumhuriyet’e karşı yaptığı her hamleyi, Kürt siyasi hareketi kendi açısından değerlendirmiş ve bu boşluklardan gücünü artırmıştır. Bu süreci karşısına almamıştır. Türkiye sosyalist hareketi ise AKP’yi bir karşı devrim süreci olarak görmüştür. Cumhuriyet mitingleri, Ergenekon-Oda TV-Balyoz operasyonlarındaki tutum, Suriye politikası, ABD’nin Irak’ı işgali, 2010 referandum ve 2013 Haziran Direnişi açılan aranın somut örnekleridir. Kürt siyasi hareketi bu açıdan kendine olanaklar çıkartırken AKP’nin iktidarını güçlendiren bir politikayı da “Kemalist rejimin güçsüzleştirilmesi” adına sürdürmüştür. Haziran Direnişi ise 11 milyon insanın katıldığı büyük bir toplumsal tepki olarak dengeleri değiştirmiştir. Bugün seçimlerde AKP’nin geriletilmesi söz konusu olduğu için bir kesişme ortaya çıkmıştır. Ancak genel yönelim AKP ile müzakere etme yönünde olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu yönelimin sola meyletmesi, başta AKP olmak üzere düzenin siyasi ve ekonomik krizinde yaşanacak kırılma ile mümkün olabilir.

21.  Bu kesişme ve kırılma noktaları Türkiye sosyalist hareketi açısından mutlaka değerlendirilmeli ve olanak olarak görülmelidir. Seçimler sonrası tablo bu durumun saptanmasında belirleyici olacaktır. Genel eğilimin müzakere etmek yönünde olduğu gerçeğinin üzeri örtülmeden seçimlerde AKP’nin daha milliyetçi, HDP’nin daha AKP karşıtı bir söylem içinde olacağı beklenmelidir. Bu geçici durumlara heyecanla değil tarihsel bir çerçeveden yaklaşılması gerekmektedir. Ancak dediğimiz gibi tablonun net olarak görülmesi seçim sonuçlarıyla ortaya çıkacaktır.

22.  Tam da bu yüzden restorasyon ile faşizm arasında gelgitler üzerinden bir tartışma yapılmaktadır. Ne olacağından bağımsız, her iki durumda da sola alan açılacaktır. Restorasyon dönemi sağa yatmış çubuğun yeniden dengeye kavuşturulması bağlamında, faşizan bir yönetim biçimi ise büyük toplumsal tepkilere gebe olacağı için... Gerek Türkiye kapitalizminin yapısı gerekse uluslararası durum ve emperyalist çıkarlar Türkiye’de faşist bir rejime ne kadar muhtaçtır sorusu tartışmalıdır. Eğer bir faşizm tehlikesi gündeme gelecekse, Türkiye’de “kararsız bir faşizm” dönemine işaret edebilir. Sermaye düzeni bugünkü koşullarda bir Kürt ayaklanmasını istemez, Kürt siyasi hareketinin de emperyalizmin ve bölge güçlerinin genel yönelimleri dışına çıkacak bir sürpriz yapması zordur.

23.  ABD emperyalizmi, bugün Türkiye’yi gözden çıkarıp Kürtlerin, Kürtleri gözden çıkarıp Türkiye’nin yanında yer alacak bir durumda değildir. Rusya-İran-Suriye-Hizbullah ekseninin karşısına çıkartılan “sünni eksen” boşa düşmüştür ve burada bağlantı noktası olarak kalan Barzani yönetimi yani Kürt noktasıdır. IŞİD’in ABD’ci Suudi Arabistan ve Türkiye bağları ortadayken, bir müdahale aracı ve piyonu olarak devreye sokulması işte böylesi bir politikanın sonucuydu. Barzani güçlerinin ABD tarafından desteklenmesi ve Kobane’de ABD yardımı ABD-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar-İsrail eksenin attıkları adımın başarısızlığı ile ilgilidir ve Türkiye’nin çıkarlarıyla çelişen bir sonuç yaratmıştır. Ancak bu durum geçici olacaktır. Kürt siyasi hareketinin uluslararası ve bölge güçlerinin boşluklarından yararlanacağı siyasal “pragmatizmin” sınırlarına gelinmektedir. İran ve Esad rejimi ile görüşmeler yeni bir tablo ortaya çıkaracaktır.

24.  Bizim için devrimin önünün açılması ve karşı devrimin geriletilmesi önemlidir. Komünistler, devrimi ilerletecekleri bir seçim tutumunu mutlaka alırlar, bu konuda üzerlerinde herhangi bir kambur yoktur. Herkes gönlünü ferah tutmalıdır.