Savcılar neden mahkemelerden çıkarılıyor, Jandarma neden İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyor?



31-10-2014 08:53


Bilgütay Hakkı Durna

Geçen hafta, avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavlarının ertelenmesi ile ilgili düzenleme ve buradan hareketle iktidar tarafından “iç güvenlik reformu” adı verilen önümüzdeki dönemin “yasal” alt yapısının tamamlanma çalışmalarından bahsederken, asliye ceza mahkemelerinden savcıların bir kez daha çıkarılmasına da parantez içinde değinmiştim.

Geçen hafta başka bir bağlamda değindiğim bu maddeye şimdi daha yakından bakalım.

Bunun için TBMM gündeminde bulunan Hakimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne bir kez daha göz atmak gerekiyor.

Teklifin 28. maddesi ile Ceza Muhakemesi Kanunu’na geçici bir madde ekleniyor ve bu geçici madde ile 1/9/2019 tarihine kadar asliye ceza mahkemelerinde savcı bulunmayacağı düzenleniyor.

Peki neden?

Bunun içinde maddenin gerekçesine bakmak gerekiyor.

“Maddeyle, Cumhuriyet savcılarının soruşturma işlemlerini daha etkin ve süratli bir şekilde yerine getirebilmelerini temin etmek amacıyla asliye ceza mahkemelerindeki duruşmalara, 1/9/29019 tarihine kadar katılmamaları hükme bağlanmaktadır.”

Soru şudur: Etkin ve süratli bir şekilde yerine getirilmesi gereken soruşturma işlemlerinin kapsamına neler girmektedir?

Bir diğer soru ise şudur: Jandarma neden İçişleri Bakanlığı’na bağlanmaya çalışılıyor?

Davutoğlu bu hususu “iç güvenlik reformu” kapsamında değerlendirdiklerini söylemişti. Jandarmanın İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasından kastedilen ise, atama ve sicil işlemlerinin bakanlığa bağlı hale getirilmesi. Yani Genelkurmay’ın tamamen devreden çıkarılması.

Bunun sonucu da oldukça açık: Böylesi bir düzenleme ile jandarma iktidara doğrudan bağlı yeni bir polis gücü haline gelir.

Geçen hafta belirttiğim gibi, önümüzdeki dönemin “yasal” altyapısı hızlıca tamamlanmaya çalışılıyor.

Bu yasal değişiklikler AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için bu değişikliklere ihtiyaçları bulunmakta. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi. Özellikle 17 ve 25 Aralık operasyonları ile ortaya dökülen şüphesiz bunlardan ibaret olmayan suçların soruşturma konusu dahi olamaması içinde bu yasal düzenlemeler oldukça kritik.

Hukukun AKP açısından anlamı ve işlevi bu kadardır.

2. Cumhuriyeti, kendi rejimini kalıcı hale getirme kavgası veren AKP, görünen o ki, iktidarı bırakmayı asla düşünmemektedir. Tüm bu düzenlemeler de esas olarak bu noktaya odaklanıldığını işaret etmektedir.

Öylesi bir anda, örneğin bir seçimi kaybettiğinde AKP nasıl hareket eder sorusuna dair bugünden yapılacak değerlendirmelerin oldukça eksikli olacağı açıktır. Ancak AKP’nin böylesi bir olasılığın gündeme dahi gelmemesi için kendince her türlü önlemi alma çabası içinde olduğu, gözünü karartmış bir şekilde hareket edeceği görülüyor.

(Bu yazı bittiğinde “en uzun” MGK toplantısı da yeni bitti. Toplantının tek tek başlıkları üzerine önümüzdeki günlerde bol bol konuşacağız. Ancak toplantının bütününün işaret ettiğinin bu yazının tartışmaya çalıştığı başlık olduğu konusunda bir tereddüt olmamalıdır.)