‘Satılmış’tan daha ağırı... 



30-11-2020 13:18


Doğan Ergün

Türkiye, emperyalizme bağımlı bir ülkedir. 

Bu tanım kimilerine yeterli gelmeyebilir. Türkiye’nin bir “alt-emperyalist” ülke olduğunu söyleyenler çıkabilir, emperyalist hiyerarşi içinde  üst basamaklara tırmanma hırsı içinde olduğu iddia edilebilir. Bunlara saygı duyulur, kabul edilir (ben kabul edenler tarafındayım) veya reddedilir... Ama Türkiye’nin bağımlı bir ülke olduğu, tartışmaya kapalıdır. 
Bağımlılığın türlü türlü biçimleri, veçheleri vardır ama özüne indirgediğimizde, ekonomik ve askeri ilişkileri görürüz.

Türkiye’nin dış ticaret rakamları incelendiğinde, ihracat-ithalat dengesine bakıldığında, finansal yapısı ele alındığında, “milli” denen sermayesinin bağlantıları irdelendiğinde neden ekonomik olarak bağımlı bir ülke olduğu anlaşılacaktır. Çevre ülkelerle kurduğu ticari ilişkiler ise neden “alt-emperyalist”, yayılma eğilimleri olan bir ekonomi olarak tanımlanabileceğini gösterir. 

Askeri alan da, ekonomiyle kol kola ilerlemektedir. 

Türkiye’nin ordusu bir NATO ordusudur. Sosyalizme karşı kurulmuş Atlantik ittifakının bir parçası olan Türkiye, kurumsal olarak silahlı kuvvetlerini ve tek tek askerlerini ABD öncülüğündeki NATO’nun emrine vermiştir. Atlantik ittifakı öyle istediği için dünyanın birçok ülkesinde savaşa girilmiş, askerler hayatını kaybetmiştir. 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde liyakat ölçütlerinden başlıcası dünyanın en kanlı terör örgütü olan NATO’da görev yapmış olmaktır. 

Hiç uzağa gitmeye gerek yok; TSK, Suriye’deki kirli savaşta, bir ülkenin fiilen bölünmesi, siyasi olarak istikrarsızlaşması, belki bir iktidar değişikliğinin meydana gelmesi yönünde rol oynamıştır, oynamaktadır. 

Bu çerçeve, emperyalist merkezlerin Suriye ve bölge için öngördüğü bir senaryodur. Ortadoğu’nun, İsrail için güvenli bir alan haline getirilmesi, enerji ve ticaret koridorlarında yeni bir denge oluşturulması, Rusya’nın çevrelenmesi, İran üzerindeki tehdidin süreklileşmesi gibi pek çok başlıkta emperyalist merkezlerin elini rahatlatacak bir hamleye TSK de dahil edilmiştir. Cihatçı gruplar TSK mensupları tarafından eğitilmiştir. 

ABD, askeri olarak Türkiye’dedir. NATO, askeri olarak Türkiye’dedir. Üsleri vardır. Filistin’i vuran, Suriye’yi vuran İsrail pilotları, Konya’da eğitim yapmıştır. 
Kurumlar, aynı zamanda ideolojileri ile birlikte var olurlar. Özellikle NATO üyeliğinden bu yana, TSK’nin ürettiği ve sermaye sınıfının siyasi-ideolojik çerçevesiyle harmanlanarak egemenliğini tesis eden bir ideolojisi vardır. Oluşmuş ortak ideoloji çerçevesinde işçi sınıfına, halka, sola, sosyalistlere, Kürtlere dönük saldırılar düzenlenmiştir. Darbeler yapılmıştır. 

Bir halk ordusunda sorumluluk elbette sıradan askerlere, erlere yüklenemez. Dahası, tüm suç “siyasi iradeye” de atılamaz. O iradenin nasıl oluştuğu, herkes tarafından bilinmektedir.

TSK’nin üst kademesi, ordunun iç mekanizmasında da sermayeyle bütünleşmek istemektedir. İktidara yakın hatta bizzat iktidardaki ailenin mensupları tarafından kurulmuş şirketlerle ilişkiler pekiştirilmekte, Tank Palet fabrikası gibi stratejik tesislerin satışına onay verilmektedir. Ayrıca, profesyonelleşme yönünde atılacak adımlar desteklenmektedir. 
İki gündür, CHP’li bir vekilin sözleri üzerinden kopan fırtına, acınacak hali bir kez daha gözler önüne sermiştir. 

Evet, bir aile ve çevresinin çıkarları uğruna halka ait pek çok kuruluş, arazi, TSK tesisi Katar’a satılmıştır. Katar’dan uçaklarla gelen paralar, bir ailenin menfaatleri için kullanılmış ve kullanılmaktadır. 

TSK’ye ait bir üretim tesisi hakkında yapılan değerlendirme bağlamında kullanılan “satılmış” sözcüğü üzerinde yapılan süslü edebiyata dikkatle bakın.
Üstünü kazıyınca...

6. Filo’ya secde edenleri göreceksiniz.

NATO nişanesini gururla taşıyanları göreceksiniz.

Darbe çocuklarını göreceksiniz.

Şimdi karar verelim... Hangisi daha ağır?