Şanslının zor günleri



01-04-2015 07:46


Ergun Çağlayan

Geçen hafta sürdürülemezliklerden bahsetmiştim. Aslında hepi topu Hollanda ekonomisi kadar olan bir büyüklüğün - büyüyen bir dünya ekonomisi koşullarında - faydalı olduğu ölçüde ayakta tutulması çok zor değil. Hele de son on yıla krizden çıkış taahhütleri eşliğinde İMF garantileri ve en büyük merkez bankalarının sıfır faizli teşvik politikaları damga vurmuşken.

Bunun için tek koşul, riskleri göz ardı ederek borç verme. Borç vereni çok olunca, Türkiye, idare edilebiliyor. Tabii ki bu kadar basit değil, ama biraz ayrıntıya inildiğinde aslında AKP'nin yönetim zihniyetinin "para dönsün de yolumuzu buluruz" olmasının kuvvetli bir zemini olduğu görülecektir.

2009 sonrası sıfır faiz politikasıyla pompalanan nakitin dönüp dolaşıp Türkiye'ye "siyasi yatırım" kaynağı haline gelmesi sürecini biraz incelersek, hızla değişmekte olan bugünkü koşullarda bunun sürdürülebilir olup olmadığını daha iyi tartışabiliriz.

Birincisi Kuzey Irak Barzani rejimiyle kurulan ekonomik ilişkinin büyüklüğü ve derinliği Türkiye gibi büyükçe bir ekonomi için bile çok fazla. Almanya'dan sonraki ikinci dış ticaret ortağı olmasının ötesinde gayrı resmi ticaret ilişkisini de dikkate almak gerekiyor: Başta dayanıklı tüketim ve tüketim malları olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde satılıyor görülen bir çok mal, aslında Irak'ta satılmakta, parası ise yurt içinde satılmış gibi cepte getirilerek bölge bayilerine satış olarak yazılmaktadır. Bu durumu çeşitli istatistiklerle sağlayabiliriz: Örneğin benzer nüfus ve gelirdeki İç Anadolu kentleriyle karşılaştırılan Güneydoğu Anadolu sınır illerindeki "fazladan satışlar" aslında Kuzey Irak satışıdır.

Kuzey Irak'ın ikinci bacağı, petrol girişidir. Başta mazot kaçakçılığı, hampetrol-rafine ürün değişimi olmak üzere birçok kayıtlı ve kayıtdışı faaliyet muhteşem bir ciro oluşturuyor. Rakamlarla inceleme köşe yazısı sınırlarının ötesine geçeceği için not ederek geçiyorum.

Irak'tan sonraki ikinci başlık, Suriye burjuvazisinin ülkemize park etmekte olduğu sermayedir. Suriye, iç savaşa ve yıkıma sahne olduğu için başta geçici olduğu düşünülen bu sermaye ilişkisi, aradan geçen dört yılda iyice yerleşmiş görünüyor. Suriye emekçileri sokaklarımızda sürünürken, Suriye burjuvaları, henüz reel ekonomide çok cesur adımlar atmaya başlamamakla birlikte Türkiye tahvillerinin sadık taşıyıcıları haline gelmişlerdir. Burada dikkate alınması gereken bir başka faktör de Türkiye'deki banka hesapları aracılığıyla taşınan ABD tahvillerinde geçen yıl yaşanan ani artıştır. Bunun bir kısmı, avro bazlı tahvillerden dolar bazlı tahvillere kaçışı yansıtırken bir kısmı da Türkiye'ye kaçırılan sermayenin güvenli yatırım araçlarına park edilmesi arayışının bir ürünü.

Üçüncü başlık, Arap ülkelerinden gelen siyasi sermaye. Bunun çok büyük bir kısmı, özel sektör şirketlerine Türkiye bankalarının Bahreyn ve Dubai şubelerinden verilen krediler şeklinde görünmektedir. Özel sektör borçlarının Türkiye'nin riskleri arasında en ön sıralarda gelmesinin çok önemli bir nedeni, Arap sermayesinin açtığı kolay kredilerdir. Bu kredilerin "bedava" veya aşırı risk heveslisi olduğu söylenemez. Yemen çöllerini bombalayan Arap jetlerine verilen siyasi destekten, Esad düşmanlığından, büyük kentlerin sokaklarının "Arap ülkesi görünümlü" hale getirilmesi, içki yasağı-kadın düşmanlığı gibi faktörlerin devreye alınmasına kadar maliyetler ortada.

Dışarıda, para girişinin şanslı kıldığı hükümet, içeride siyaseten elini rahatlatan iki faktöre yaslanmıştı: Hizmet sektörünün işsizliği emmesi ve TOKİ'yi de dahil edebileceğimiz inşaat eksenli kamu yatırımları furyası. Tüketicinin ve “reel kesim’ diye adlandırılan sanayi patronlarının güveninin kur-faiz hareketleri nedeniyle şiddetle sarsıldığı bugünlerde hizmet ve inşaatın bırakın küçülmeye, yavaşladığı şartlarda bile ekonomik küçülmenin gelip çatması çok kolay görünüyor.

Ekonomik güven endekslerinin rekor düşüşü (yüzde 15,4) içinde inşaat önemli bir paya sahip fakat oradaki sorunlar zaten son iki yıldır açıkça birikiyor. Diğer taraftan, özellikle tüketici ve reel kesim güven endekslerinin 2012 yılı başından itibarenki veri setlerinde 2015 Mart ayında en düşük değeri alması herhalde alarm zillerini çaldırmış olmalı. Tüketimde ve reel kesimde borç maliyetindeki ani artışın etkili olduğu yani doların hem TL, hem de avro karşısındaki yükselişiyle faizlerin yukarı hareketinin ekonomiyi merkezden vurduğu anlaşılıyor.

İstihdamda yükselen işsizlik oranına rağmen, "bunlar daha iyi günler dedirten" esas faktör, hizmet sektörünün hâlâ istihdam yaratabiliyor olması. Ama hem imalat, hem inşaat, hem de turizm için aynı şey söylenemez. Hizmet sektörünün bu aydan itibaren sorun çıkarmaya başlayacağını ve işgücüne yeni katılan büyük genç nüfus nedeniyle işsizliğin çok hızlı yükseleceğini tahmin ediyorum.

Kör topal büyüyen bir ekonomik aktivite, uzun bir dönemdir iktidarda kalan AKP için "başarı hikayesi" yarattı. Bu dönem boyunca yoksul yardımlarıyla en alttakileri bir miktar törpülemek dışında “iradi” bir ekonomi politikası yürütülmedi. Önümüzdeki aylarda ise sadece iki ihtimal var gündemde: Ya global faiz yükselişi para akışını aksatacak, ya da yeni bir durgunluk dalgası parasal politikaları tüketmiş bir konjonktürde daha şiddetli vuracak.

Her ikisi de "bir dönem daha" diyen AKP için şansın yaver gitmeyeceğinin ispatı.