Sanatta "nedir" ve "nasıl" ilişkisi...



13-04-2016 08:49


Ahmet Cemal

Gerek Sanat Tarihi, gerekse Kültür Tarihi derslerimde öğrencilerime sıkça yinelediğim bir saptama var: Sanatımızın bugünkü sorunlarının ve bunalımlarının  temel kaynağı: “Nedir?” sorusuna yanıt arama, dahası böyle bir soruyu sorma gereğini duymaksızın “Nasıl?”a atlamaktır. Başka deyişle, “Sanat nedir?” sorusunu abes ve uygulama karşısında aşırı kuramsal bularak, resmi, heykeli, tiyatroyu, müziği nasıl yapmamız gerektiği üzerinde odaklaşmaktır.

Batı kaynaklarında felsefe ile sanat arasındaki en temel ortaklığın, her iki alanın da dünyayı ve hayatı sorgulamaktan yola çıkmak olduğu çoktan benimsenmiş bir bilimsel gerçektir. İklimi kavramlar olan felsefe, bu sürekli sorgulamasını sürekli türettiği kavramlar aracılığıyla gerçekleştirir. Bu nedenle, felsefenin kurucu sorusu ‘Nedir?’ sorusudur. Sanat ise aynı sorgulamayı ‘Nasıl?’ sorusu ile yapar ve yanıtı somuttur, başka deyişle ‘eser’dir.

Daha önceki yazılarımda “Büyük Kapan” diye adlandırdığım Yeni Dünya Düzeni, özellikle yaratıcı bireyin son bulduğu savını ortaya attığından bu yana özlere yönelik “Nedir?” sorularını tümüyle gündemden çıkartmak peşindedir; şimdilerde görüldüğü kadarıyla, bu çabadan felsefe ve sanat da nasiplerini almış durumdalar.

Sokrates’in : “En önemli konusu, insanın nasıl yaşaması gerektiğidir...” diye tanımladığı felsefe, bir zamanlar düşünceye aydınlık getirmesi öngörülmüş kavramlarını kendi labirentine çevirmiş olarak çırpınıp durmakta. Önce kendilerine birer sistem kurup, o sistemin içine bir kez rahatça yerleştikten sonra, artık yaşamdan ellerine geçen her şeyi o sisteme zorla tıkmak peşinde olan geleneksel filozofların karşısında, “yoksa sistemler içersinde donup kalmayı felsefenin ölümü sayan Nietzsche mi haklıydı?” sorusu, bugünkü felsefenin bir tıkanma noktasına geldiğinin en açık göstergesidir.

Sanata gelince, Yeni Dünya Düzeni içersinde onu da kendine ayrılmış olan rafa yerleştirme çabaları epey yoğun. Ne var ki, 2500 yıllık bir felsefi düşünme geleneğini kendine çıkış noktası yapan Batı sanatı, bu çabalara kolay yenik düşmüyor. Başka deyişle Batının sanat düşüncesinde dizginlerin hâlâ geniş çapta sanatın amacını kendi rafına yerleşmekte değil, fakat kendisine önceden ayrılmış her türlü rafı parçalamakta gören sanatçıların elinde.

Batılı sanatçı, bu savaşımı algılarını sürekli bilgiye dönüştürerek yürütüyor. Sanat ile toplumbilim, sanat ile ruhbilim, sanat ile budunbilim vb. arasında ilişki kurmayı doğal karşılamak, çoktandır Batılı sanatçının doğal tavrı.

Bizim işimiz ise bu noktada da, dahası, belki asıl bu noktada, çok zor. Çünkü kültürel uygulamalarında yüz yıllardır sistemli düşünme eylemine hemen hiç yer vermemiş bir geleneğe sırtını dayamış olan toplumumuz, daha bilgi ve bilmek kavramlarının bile tam olarak bilincinde değil; bunun sonucunda, neyin ne kadar bilindiğinin çoğunlukla bilinmediği, dahası, işin böyle bir soruya kadar bile henüz vardırılmadığı bir toplumsal portre ile karşı karşıyayız.

Bu portreden nasibini doğal olarak alan sanatımız da genellikle “Nedir?”i atlayıp “Nasıl?”a geçerek yolunu sürdürebileceğine inanmakta. Üstelik belki de “Nedir?”i sorup sormamanın bir sanatsal özgürlük sorunu olduğu gibi, ancak sapkın diye nitelendirilebilecek bir düşünceyi kendine rehber edinmekten kaçınmayan bir sanatımız var.

Bu yüzden, resim sanatının nedirini sorgulamadan nasıl resim yapılacağını öğreniyoruz. Roman sanatının nedirine inmeden roman yazmaya çalışıyoruz. Ve tiyatroyu ‘nedir?’ diye sorgulamadan oynamak peşindeyiz. Hep : “Nasıl oynanmalı?” sorusuna yanıt araya araya, sonunda genelde yalnızca oynamak için oynandığı, dolayısıyla seyirciye de çoğunlukla oyun oynandığı bir noktaya vardık.

Aslında sanatımızın bütünü bağlamında hepten böyle bir oyunun içindeyiz. Edilginliğe, sırtımızı salt biçim arayışlarına yaslamaya öylesine alıştık ki, sanat tarihinin en görkemli sayfalarının sanatın en militan nitelik taşıdığı dönemlere ayrıldığını çoktandır unuttuk – ya da belki bunu aslında hiç bilmedik!

Sakın bilgiye yaklaşmayın! Sanatta gerçek bilgi adına ne varsa, tümünü “kuramsal”ın rafına yerleştirin, ondan sonra da gönlünüzce yazın, çizin, çalın, boyayın, yontun ve oynayın! Ama sakın bilmeye ya da “Nedir?” diye sormaya kalkmayın! Yoksa gerçek anlamda sanatçı oluverirsiniz!