Sanatın mirası nedir?



27-01-2015 08:43


Nihat Ateş

Bilindiği gibi yeni yıl edebiyat dünyasında Saint Exupéry'nin ünlü yapıtı, klasik Küçük Prens'in telif haklarının bitmesi ve “anonim”leşmesi üzerine yapılan tartışmalarla başladı. Piyasa birden onlarca Küçük Prens baskısıyla doldu; hatta bir yayınevi, kendisine ait üç ayrı markasının üçünden de farklı farklı çeviriler basarak “iştahı”nın ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Elbette bu “iştah” Exupéry'nin eserinin niteliğine ve içeriğinin insani boyutuna değil “piyasa” getirisinin büyüklüğüne yönelikti. Sanat eserlerinin kapitalist piyasa düzeninde bu şekilde “muamele” görmesine şaşırmadık.

Piyasa ve sanat ilişkisi bizim her zaman gündemimizin baş köşesinde oldu. Sadece bugün değil sanat tarihinde de burjuva devriminin ön açıcılığında; “sanatın özerkliği” tartışmaları ile başlayan, romantizm ile süren ve sosyalizm düşüncesiyle de kapitalizm koşullarında sanat eserinin ikili karakterinin -meta ve eser olarak- sürekli tartışıldığını görüyoruz. Bu tartışmaların en başat başlığınıysa sanatın ve sanatçının “özgürlüğü” oluşturdu. Sosyalist düşünce ve sanatın özüne ilişkin teori ve pratik geliştikçe de bu başlığın altına dünya kültürel mirası, paylaşım, evrensel kültür gibi başlıklar da eklendi. İnsanlığın ürettiği kültürel mirasın dünya halklarınca paylaşılması “doğal” görülmeye başlandı. Bu aşamadan geriye dönüşse neoliberal politikaların ve küreselleşme saldırısının hemen ardından başladı. Yeni neoliberal amentüye göre hiçbir şey -“kara delik” gibi diyelim- piyasanın emredici ve kapsayıcı gücünden kaçamazdı, kaçmamalıydı; buna her türlü sanat eseri de -klasikler, insanlığa mal olmuşlar- dahildi. Postmodernizm, para ve piyasa ilişkisi, “piyasada” sınanmamış ya da bu sınamadan başarıyla çıkamamış bir “yapıtın” sanatsal niteliğinin de tartışmalı olduğu yargısını güçlendirdi. Sanatın mirası da piyasaya dahildi.

Kapitalist ve emperyalist ülkeler “ilkel birikim” aşamasında dünyayı yağmalarken insanlığın yarattığı her türlü “fikri ve kültürel” üretimin anonimleşmesini destekledi. Daha sonra bütün bu mirasın, kendi gelişimi ve sermaye birikimi tamamlandıktan sonra da çok sıkı copyright yasaları çıkararak “koruma” altına alınması gerektiğini vaaz etmeye başladı. Öyle de yaptı. Onların insanlığın kültürel birikiminden yararlanarak yarattıklarından dünya halkları “bedelini” ödemeden yararlanamazdı.

Ev mi, ayakkabı mı, kültür mirası mı?

Ülkemizde de neoliberal saldırı yasaları yapılırken bundan kültür-sanat alanı da ağzının payını aldı ve on yıl olan sanat eserlerinin anonimleşmesi süreci yetmiş yıla çıkarıldı. Daha önce İlerihaber'de yazdığım bir yazıda “estetik yönetici” olarak işlevini anlatmaya çalıştığım Metin Celâl'e anlaşılan bu “yetmiş yıl” da pek yeterli gelmiyor ki, 17 Aralık'ta Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Küçük Prens'in anonimleşme süreci ile ilgili şunları yazdı: “Saint-Exupéry torunlarına “Küçük Prens” gibi bir başyapıt yerine bir ev bıraksaydı kimse Exupéry’nin ölümünden 70 yıl sonra gelip o evden mirasçıları çıkartamayacaktı. Saint-Exupéry torunlarının torunları da yüzyıllarca o evin kira geliri ile geçinebilecek, hatta yerine apartman yaptırıp gelirlerini artırabilecekti. Ama Saint-Exupéry torunlarına Küçük Prensi bıraktığı için herhalde dünyada var olan tüm dillere çevrilmiş olan ve sürekli satan bu eserin telif gelirlerinden 70 yıl doldudenilerek mahrum bırakılıyorlar. Uluslararası sözleşme gereği”, “kamu yararıgerekçelerine sığınmadan bu konuyu tartışmak gerek. Bir bilim, sanat ya da edebiyat eseri neden herhangi bir mülk kadar değerli ve bütünlüğü bozulmadan korunmaya layık değildir?” Ne kadar masum değil mi soru! Neden bir sanat eseri bir ev mülkiyeti ve mirası kadar etmiyor? Yetmiş yıl değil yüzyıllarca eserler “mirasçı”larının mülkiyetinde kalmalı Metin Celâl'e göre. Bir sanat eserinin evden, arabadan, ayakkabından farkı nedir?

Ayakkabı diye yazınca anımsadım. Sanırım 2005-2006 yılları olmalı. (Tarihlerde yanılmış olabilirim.)  Oldukça karışık, bugün de aydınlanmamış bir operasyonla Nâzım Hikmet'in eserleri Adam Yayınları'ndan Yapı Kredi Yayınları'na geçmişti. Başka bir Türk edebiyatı gurusu ve estetik yönetici Doğan Hızlan da “Şiirin ayakkabından farkı ne”, diye sormuştu. (Ne kadar Celâl'ın yazdıklarına benziyor değil mi?) O zaman biz de TKP olarak, TKP'li devrimci Nâzım Hikmet gibi bir komünist, insanlığın ilerici, devrimci kültürel mirası olan bir sanatçının bir bankanın yayınevine “satılması”na müdahalede bulunduk; Nâzım'ın şiirlerinden oluşan bir seçkiyi kitap olarak bastık ve dağıttık. Bunun üzerine “mülkiyet” hakkının koruyucusu devlet de polisleriyle kitabı bulmak ve toplamak için parti binalarını basmıştı. Elbet buna karşı duruldu ve mücadele edildi. TKP'nin haklı duruşu ve verdiği bu karşılık büyük bir destek gördü; çünkü insanlar “miras”larını savunuyordu.

(Hemen burada bir parantez açıp Celâl'in yazısında “Bütün bunları tartışmak gerek” derken alttan alta ima ettiği ve tartışarak toplumu hazırlamaya çalıştığı sürecin elbette “zavallı, hakları yenmiş Exupéry'nin torunlarıyla” pek ilgisi  olmadığını da söyleyeyim. Tartışalım, olgunlaştıralım ve Nâzım'ın eserlerinin anonimleşme süresi yaklaşırken önlem alalım demektedir ve miras kavgası çıkmadan “vasiyeti” değiştirelim, mülkiyetin kutsallığına; insanlığın birikimi, kamu yararı gibi modası geçmiş kavramlara karşı çıkacak olanların sesini şimdiden keselim çağrısı yapmaktadır. Biz de o zaman geldiğinde dünden ve bugünden daha hazırlıklı olacağız.)

O tartışmalar sırasında şunları yazmıştım: “Karl Marx, “Felsefenin Sefaleti”nde (...) Ensonu, insanın devredilemez sandığı her şeyin değişime, alışverişe konu olduğu bir dönem gelmiştir. Bu, o ana dek ifade edilen ve aktarılan ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınamayan –erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan- vb. Kısaca ticarete girdiği dönemdir (s. 36’da) diyordu. Peki bu değerler nasıl ticarete giriyor? Piyasada nasıl paraya çevriliyor? Tabii ki bütün bu kavramların en gelişkin ve etkin taşıyıcısı olan sanat yoluyla. Sanat kavramının kapitalist üretim ilişkileri içinde oynadığı ikili bir durum ortaya çıkıyor böylece: “İnsani değerler” dediğimiz, Marks’ın saydığı değerler, sanatta içerilir ve yeni kuşaklara doğru iletilmesi sağlanırken –çünkü sanat geleceğe doğru kültürün taşınmasının en önemli aracıdır- beraberinde bu değerlerin de geleceğe evrilişini, daha doğru aktarılışını sağlar. İşte sanatın metalaşması aynı zamanda sanatta içerilmiş bu değerlerin de metalaşması ve pazara sürülmesi anlamını taşır ya da “sanat” bu ilişkiler içinde bu değerlerin paraya çevrilmesinin, metalaşmasının bir aracı durumuna düşer.”

İnsanlığın kültürel mirası; suyu, havası, ekmeği, gökyüzü ve toprağıdır. “Kültürel miras” da ev, köşk, araba gibidir, deyip hem bu mirastaki mülkiyet haklarını hem de neoliberal saldırının; insanların, havasına, suyuna, toprağına saldırısını eleştiremezsin.

Sanatın has mirası budur... İyi yapıtın kendisinde mirası da “geleceğe” içkindir. Bunlar birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. İnsanın duygusal ve kültürel gelişiminin bir parçası olarak vardır.  Geleceğin ve güzelliğin türküsünü söyleyen bir sanat eserini nasıl “özelleştireceksin”?