Şampiyonun belli olacağı gün için 'riskli' bir futbol yazısı



15-05-2021 01:36


Metin Çulhaoğlu

Bu ülkenin solcuları olarak pek çok alanda önemli mesafeler aldık.

Tabuları kırdık, ezberleri bozduk, tarihimizle yüzleştik, “ötekini” tanıdık, erkek egemen dilden arındık, bir dönem inandıklarımızı sorguladık, “insani olan hiçbir şey bize yabancı değildir”, dedik, çevre ve iklim gibi konulardaki duyarlılıklarımızı biledik ve daha nicesi…

Gelgelelim, belirli bir alan var ki o alanda yukarıdakilere paralel hiçbir şey yapamadığımız gibi tersine daha da bağnazlaştık, fanatikleştik, saldırganlaştık.

Bu alan, futbol ve takım taraftarlığıdır.

Takım tutmaya hiçbir itirazımız yok; itirazımız, taraftarlığın artık uç noktalara gitmesi, akıl, mantık ve tutarlılık sınırlarını aşmanın mubah sayıldığı bir meşruiyet kazanmış olmasıdır.

Örneklerini vereceğiz.

***

Solcular, AKP iktidarının diline doladığı komplo kurgularına pirim vermez. Yok faiz lobisiymiş, emperyalist merkezlermiş, dış mihraklarmış, Masonik-Siyonist çevrelermiş; bunların elbirliğiyle AKP’yi düşürmeye çalıştıkları gibi iddialara kulak asmaz. Ama aynı solcular, bu kez “dış merkezlere” kadar uzanmasa bile içerdeki kimi odakların kendi takımlarının şampiyonluğunu engellemek için bin bir dolap çevirdiğine inanır…

Solcular, daha doğrusu solcuların büyük bölümü, bir döneme damgasını vuran Fetullah Gülen  menşeli iddiaların ve davaların hepsinin kurmaca, sahte, dayanaksız, vb. olduğunu sonunda anlamıştır. “Hepsinin” dedik; ama aslında pek öyle değil. Bu iddiaların hepsi kumpas olsa bile bir tanesinin, bir takım dışında diğer bütün takımların taraftarlarınca “gerçek” kabul edilmesi gerekir: 2011 yılındaki lig şampiyonluğu…

Solcular, milliyetçiliği ve şovenizmi hiç affetmediği gibi Saray’a yanaştığı düşünülen sanatçıların ipini anında çekiverir. Ama futbol alanında temayüz etmiş kişilerin bu bakımdan ayrıcalıkları vardır. Örneğin, MHP’liliği bilinen, takımını bir maçın seremonisine komando giysileriyle çıkaran biri için “adam gibi adam”, “adamın dibi”  türü övgülerini esirgemez.

Kısacası, sanatta Fazıl Say, Erkan Oğur gibi isimlerden esirgenen “empati”, futbolda Ünal Karaman, Fatih Terim, Arda Turan ve Emre Belözoğlu gibi isimlere sonsuz bir kredi olarak açılır…

***

Neden böyledir?

Doğrusunu isterseniz bu konuda “işte bundan” kesinliğiyle ileri sürebileceğimiz net bir fikrimiz yok. Ancak kimi “yaklaşımlar” olabilir.

Solcular, düşünsel formasyonları açısından komplolara, birtakım güç odakları tarafından sahnelendiği iddia edilen “oyunlara” inanmaya eğilimli insanlardır. Bu eğilim, siyaset söz konusu olduğunda ön kesici, çürütücü pek çok olguyla karşılaşır: Sınıfsal temelli çözümlemeler, siyasal süreçlere ilişkin “komplo-kurgu” dışı açıklamalar; sonuçların farklı aktörlerin eylemlerinin bileşkesi olarak ortaya çıkması, vb.

Buna karşılık futbolda benzer eğilimlerin önünün kesilmesi siyasetteki kadar kolay değildir. Örneğin, siyasi komplonun bütününün tek bir momente sıkıştırılması mümkün değilken, futbolda komplo-kurgu arayan biri, önceden kurulmuş genel komployu oynanan tek bir maçta bile “görebilir”. Sonra, siyasette komplo teorilerinin eleştirisi gene aynı kesimden, soldan gelmektedir; dolayısıyla ciddiye alınabilir, değerli bulunabilir. Buna karşılık futbolda “komplo falan yok” görüşü pekala şampiyonluk için boğuştuğunuz ve sizden önde olan rakip takımdan ve taraftarlarından geliyor olabilir.

İşte burada durup “Hımm” dersiniz:

“Evet, başka alanlarda komplo teorilerine itibar etmemek gerekir; ama bu yılki lig ve bizim takım söz konusu olduğunda…” 

***

Takımının fanatik taraftarı olan solcular, medya, kulüpler ve artık her ne ise bu işin “endüstrisi”  tarafından pompalanan genel atmosferin, efsanelerin ve klişelerin alıcısı ve parçası olmaya da eğilimlidir.  

Bir işyerinde ücretlerini alamadıkları için direnen işçileri içtenlikle destekleyen solcular, parasını alamayan bir futbolcunun karşısına “O formayı giymek herkese nasip olmaz” gibi boş laflarla çıkabilir; başka takımların geçmişi sanki lekeliymiş gibi kendi takımının “şerefli bir maziye” sahip olduğuna inanabilir; sol hareketin kendinden başka insanlarına yönelik beğenmezliğini ve sinizmini, “adamın dibini” kendi tuttuğu takımda bularak dengelemeye çalışabilir…

Biz futbolun bunlar olmadan, böyle şeyler yapılmadan da güzel ve izlenmeye değer bir spor olduğunu düşünüyoruz.

Dediğimiz gibi, taraftarlığa da itirazımız yok; ama yazıda örneklenen tutum ve davranışlarla “empati kurmaya” da hiç niyetimiz yok…