Salgın sonrası sinema



12-12-2020 08:30


Kaya Özkaracalar

Salgının ikinci dalgası, tam kapanma uygulamamakta direnen Türkiye dahil pek çok ülkede tüm şiddetiyle sürmekle birlikte önümüzdeki aylarda başlaması öngörülen, hatta Britanya’da şimdiden başlanan aşılama üzerinden salgınının artık orta vadede etkisinin azalmaya başlayacağı umudu yeşerdi. Sürecin nasıl ilerleyeceğini ve eski “normale” yakın bir yaşama nasıl, ne zaman geri dönebileceğimizi konunun “teknik”, sosyal, ekonomik, siyasal, hatta sosyo-psikolojik yönlerinin alacağı biçimler, daha doğrusu bu yönlere iktidar(lar)ın ve toplumsal öznelerin vereceği biçimler belirleyecek. Dolayısıyla, eski “normale” yakın bir yaşama ne zaman dönebileceğimiz apayrı bir başlık ama bu köşenin bağlamı içinde, o aşamaya geldiğimizde sinemanın kültürel yaşamdaki eski yerine tekrar kavuşup kavuşamayacağı üzerine düşünce egzersizleri yapabiliriz.

Sinema, birincisi televizyonun, diğeri ise video teknolojisinin rekabetiyle başa çıkmak olmak üzere geçmişte iki büyük kriz atlatmıştı. Her iki teknoloji de sinema izleyicilerinin kayda değer bir bölümünü cezbetmekle ve sinema izleyici sayısının nispeten azalmasına yol açmakla birlikte, sinemanın “miadının dolmasına” sebep olmamışlardı. Aynı durum, salgın öncesinde çevrim içi mecralar ile sinema arasındaki gerilimli ilişki için de geçerliydi aslında. Sinema artık geçmiş on yıllarda olduğu gibi sosyal hayattaki en merkezi “eğlence” mecrası olmamakla birlikte ekonomik ve kültürel olarak önemli bir mecra olma özelliğini koruyordu. Çevrim içi mecralar, sinemanın değil diğer ev-içi teknolojilerin, video-DVD mecrasının yerini almıştı. Ta ki salgına kadar...

Salgının uzun sürmesi, sinemaların ya kapalı olmasına ya da şeklen açık olsalar dahi izleyicilerinin çok küçük bir bölümünü (Türkiye’de yüzde 5, Fransa gibi bazı ülkelerde biraz daha fazla) salgın boyunca salonlara çekebilmesine neden oldu. Bu uzun süren “antrakt” (!) birkaç açıdan risk taşıyor. Birincisi, izleyicilerin alışkanlıklarının çevrim içi mecralar lehine değişmesi olasılığı, ikincisi sinemaların bir bölümünün bu koşulların getirdiği ekonomik zorluklar karşısında kapanmak durumunda kalabilecek olması, üçüncüsü de yapımcıların bu dönemde bu koşullarda çevrim içi mecralara yönelme stratejisinin kalıcılaşma potansiyeli.

Sonuncusundan başlayayım. Bir filmin sinemalarda vizyona girmesinden ne kadar sonra çevrim içi mecralara sunulabileceği, bu alandaki en büyük bilek güreşiydi salgın öncesinde. Bu bilek güreşinde Netflix’in tüm hasmane rekabet girişimlerine karşın sinemaların bileği tam olarak bükülmemiş ve tuş olmamışlardı; Hollywood’un majör yapımcıları, filmlerini sinema vizyonuyla eş zamanlı olarak değil, birkaç hafta sonra çevrim içi mecraya sunma teamülünü, bir miktar esnetmekle birlikte koruyorlardı; bu konu, Fransa ve Türkiye gibi bazı ülkelerde ise yasal güvenceye dahi alınmış durumda. Ancak salgının ikinci dalgasında, Hollywood majörleri, ellerindeki filmlerin vizyonlarını daha da ertelemek ya da salt çevrim içi sunmak yerine çevrim içi mecrada ve açık kalabilmiş sinemalarda eş zamanlı sunma kararı almış durumdalar artık. Bu, mevcut koşullarda ehveni şer bir uygulama ancak salgın sonrasında da kalıcılaşırsa sinema salonlarının önemli bir mevzi kaybetmesi anlamına gelecek.

Sinemaların bir bölümünün uzun süre kapalı kalmaya ekonomik olarak dayanamayarak temelli kapanması riski ise devlet desteğinin mevcudiyetine ve düzeyine de bağlı bir sorunsal.

Son olarak, izleyicilerin alışkanlığının salgın boyunca değişip değişmeyeceği konusunda kişisel öngörüm esasen değişmeyeceği yönünde. Salgından önce çevrim içi mecralara vb.’ye rağmen her hafta sinemaya giden (Türkiye’de bu rakam, her hafta yaklaşık bir milyondu) ama sağlık riski endişesiyle salgın boyunca ayağını, açık olsalar dahi sinemalardan kesen kesimler salgın sonrasında sinemalara dönmek isteyeceklerdir; hatta, “özlemiş” olmanın iştahıyla belki daha büyük ölçekte. Ancak salgından sonra sinemaya talep olacağı öngörüsü, sinemaların salgın boyunca, salgın sonrasına dek hangi ölçekte ayakta kalabileceğine ilişkin endişelerle birlikte ele alındığında geleceğin belirsizliğini ortadan kaldırmaya yetmiyor ne yazık ki.