Sahiden gidiyor mu?



12-03-2016 09:26


Metin Çulhaoğlu

Önümüzdeki yakın dönem için ne gibi kestirimlerde bulunulabilir?

Bizler, düzenin içinde, çok özel istihbarat kaynaklarına sahip, kimin nerede neleri tezgâhladığını bilen, dolayısıyla “şok gelişmelerin” habercisi insanlar olamayız. Olduklarını söyleyenler de şecaat arz ederken sirkatin söyleyenlerdir; yani bilgiçliklerini vurgulamak isterken düzenle bağlarını ortaya koyanlardır.

Yapabileceğimiz, sahip olduğumuz formasyon ve çözümleme yöntemlerinden hareketle önce nelerin olamayacağını söylemek, bu anlamda bir ayıklamaya gitmek, ardından görece daralmış bir olasılıklar alanında nelerin olabileceğini kestirmektir.

Daha fazlasını yapabilecek varsa buyursun…

***

Bir kez daha, “üstü çizilme”, “ipi çekilme” ve “gidici olma” gibi konulara dönmüş oluyoruz.

“Üstü çizilen”, “ipi çekilen” ve “gidici olan” R.T. Erdoğan mıdır, bugünkü rejimi midir, yoksa toptan AKP denilen siyasal oluşum mudur?

Son dönemde daha da belirginleşen bir görüşe bakılırsa hedefte olan Erdoğan’dır. “Üstü çizilen” ve “ipi çekilen”, dolayısıyla (hem de yakın bir gelecekte) gidici olan da odur. Rejimi ve partisi mi? O gidince gerisi zaten gelecektir…

Hepten yabana atılır bir görüş değildir. Aslında, artık nasıl tanımlarsanız tanımlayın, iç ve dış “güç odaklarının” Ethem Sancak gibi ilahi bir Erdoğan aşkıyla yanıp tutuştuklarını söyleyen de yoktur.   

Hepsi iyi güzel de nasıl “gidecek”?

AKP içi hoşnutsuzlukların kendi başına ve normal siyaset mekanizmalarının işleyişiyle Erdoğan’ı götürmesi düşünülebilecek bir şey değildir.

MHP’yi geçin… CHP’nin de ana muhalefet olarak Erdoğan’ı götürecek bir kararlılık ve cevvaliyet sergilemesi hiç beklenmemelidir.

HDP’ye ya da daha genel olarak Kürt siyasetine gelince; bir bütün olarak alındığında Erdoğan’ın gitmesini ne kadar istediği tartışmalı olduğu gibi, bu başlıkta işlevli olabilecek etkisinin ve inandırıcılığının son dönemde belirli bir erozyona uğradığını görmek gerekir.  Dahası, bu siyasetin son dönemdeki performansının Erdoğan’ın götürülmesine mi yoksa konumunu konsolide etmesine mi yaradığı tartışılabilecek bir başlıktır.

Ya sol?

Ayrı bir meseledir; burada düzen içi ve düzenle yakın temas halindeki özneler ve oluşumlardan söz ediyoruz.

***

O zaman?

O zaman, kişisel sağlıkla ilgili gelişmeler bir yana bırakılarsa, akla gelen olasılıklar şöyle sıralanabilir:

Erdoğan’ın bir askeri darbeyle götürülmesi…

2001 yılındakine benzer büyük bir ekonomik krizin patlak vermesi (bunun için düğmeye basılması) ve bu krizin Erdoğan’ı da götürmesi…

Erdoğan rejiminin, zaten heveslisi göründüğü bir savaşa iteklenmesi, fiyaskosu önceden garantili bu savaşın sonuçlarıyla götürülmesi…

“Teorik olarak” hiçbiri reddedilemez…

Gelgelelim, bu olasılıkların hepsini birden sayısız soru işaretiyle didikleyecek, “olasılık” da değil “gerçek” veriler vardır. 

Örneğin:

“Gitti gidiyor” denilen kişinin bu ortamda tutup bir 8 Mart kadın afişini kafaya takması; AYM kararının üstüne üstüne gitmesi, bu arada eşinin harem güzellemesi yapması vb. salt bir akıl tutulması mıdır yoksa bir bilinen mi vardır?

Avrupa’daki, mültecilerle ilgili “Kayseri pazarlığı” kimi daha fazla rezil etmiştir?  Türkiye’deki rejimi mi yoksa Avrupa “uygarlığını” ve onun pek bir insancıl ve demokrat liderlerini mi?

Üç sonuca varmak istiyoruz.

Bir: Erdoğan ve rejimi, “ters” gelişmeler ya da müdahaleler karşısında burnunun doğrultusunda gitme, yakıp yıkma, belki bir iç savaş pahasına da olsa direnme kararlılığındadır.

İki: Bugünkü koşullarda Avrupa’nın en son düşüneceği şey “demokrasi”, “basın özgürlüğü” vb. adına muhatabını gözden çıkarmaktır.

Üç: Az önce sıralanan “götürülme” yollarının hepsi, şöyle ya da böyle “kullanılabilir” bir Türkiye’nin dışında, bugünkünden de kaotik, “ne olacağı belirsiz” bir Türkiye olasılığını güçlü biçimde içermektedir ve “dış odakların” salt Erdoğan gitsin diye bu riski göze alabileceklerini düşünmek pek mümkün değildir.

***

Sonuç? 

Pek çarpıcı, heyecan verici sayılmasa bile sonuç şudur: Türkiye önümüzdeki yakın dönemi, burnunun doğrultusunda gitmeye kararlı bir rejim ile onun “karşısında” olduğu varsayılan ve giderek genişlemesi için bin bir dereden su getirilen bir “cephe” arasındaki itişmelerle (çarpışmalarla değil) yaşayacaktır.

Akıllarda hep bir “yumuşak geçiş” modeli olacaktır; Erdoğan’ın siyasal fıtratı böyle bir geçişi güçleştirse, hatta olanaksız kılsa bile…

Ve elbette solun da az önce değinilen “cepheye” dâhil olması istenecektir.

Sol ise, kendi cephesini kurmadığı, kuramadığı sürece bu itişmelerde maydanoz olmaktan öteye geçemeyecektir.