Saçkıran bir deri hastalığı mıdır, yoksa meslek hastalığı mı?

Yasal olduğu iddia edilen ama gayrimeşru olduğu kesin olan bir rektör atamasının tartışmalarının ortasında, başka bir şey yazmak biraz zor açıkçası. Özellikle benim gibi kendisi, kardeşi, yeğeni Boğaziçi mezunu olan, arkadaş, dost çevresi Boğaziçili olan birisi için daha da zor. Ama zorlansak da, başka konularda da yazmak zorundayız. Özellikle de emeğin durumu, işçi sınıfının varolma ve yaşama mücadelesi için kesinlikle yazmak zorundayız. O yüzden pandemi süreci ile yaratılmaya çalışılan yeni emek rejiminin her ayrıntısını yazmak, tartışmak, bir mücadele aracı haline getirmek zorundayız.

Bir inşaat mühendisi olarak, tıp alanına girmeme sağlıkçı dostlarım umarım kızmamışlardır. Amacım ahkam kesmek değil, yalnızca bir tema olarak bu yazımda kullanacağım. “Tıp bir sosyal bilimdir” bakış açısına inandığım, toplumcu tıbbın, halk sağlığının, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin varolan sistemin dinamiklerinden bağımsız olmadığını düşündüğüm için biraz haddimi aşıyorum diyebilirim. Tedavi edici tıp yerine koruyucu tıbbın veya hekimliğin yolumuzu aydınlatması gerektiğini, burada bile kapitalizm ile aramızda uçurum olduğunu söylemek istiyorum.

Neyse konuya gireyim. Saçkıran ya da tıbbi adıyla alopesi areata bir kişinin saçının ya da kaş, kirpik, sakal gibi diğer tüylerinin kısa bir süre içinde bölgesel olarak aniden dökülmesi ile karakterize bir hastalık. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Oktay Taşkapan, en basitinden şöyle ifade ediyor:

"İnsan dokusu normalde kendine karşı reaksiyon vermez ama saçkıranda tolerans bozuluyor. Vücut kendi kıl köklerini yabancı gibi algılayıp, oralara antikor gönderiyor ve kıllar dökülmeye başlıyor. Genellikle saçlı deride, sakal ve bazen kaşlarda dökülme nedeniyle boşalma oluyor. Neden yüzde 90 psikolojik. Hastalık, sıkıntı, gerginlik, travma ve bir yakının kaybı gibi çok stresli dönemlerden sonra ortaya çıkar.”

Özetle pek çok uzmanın ve kendi doktorumun da söylediği gibi, günümüzde birçok hastalığın tetikleyicisi olan stres, saçkırana da neden oluyor. Taşkapan, saçkıranın en önemli nedeninin psikosomatik olduğunu ifade ederek, çok yoğun sıkıntı, üzüntü ve stres yaşayan kişilerin saçlarının belirli bölgelerinde açılmalar geliştiğini söylüyor. Doktorların ilk söylediği “stresten uzak dur” demek oluyor. Ama falancada çıkmadı, bende neden çıktı gibi soruların yanıtını da, bilim insanları zaten veriyor: Genetik yatkınlık, stres düzeyi, immümolojik faktörler (humoral immünite, hücresel immünite, sitokinler); melanosit anormallikleri, keratinosit dejenerasyonu, nörolojik faktörler, enfeksiyonlar vs. vs. Ama özetle, saçkıranın en önemli nedeni psikosomatik faktörler.

Şimdi de ikinci tanımımıza giriyoruz: Psikosomatik hastalıklar. Vücudunuzda belli yatkınlıklar var, tamam ama uzmanlar diyor ki, vücudunuzda herhangi bir yapısal bozukluk olmadan, psikolojiniz bazı hastalıklara neden oluyor. Kimi zaman tansiyon problemleri, çarpıntı, hazımsızlık, ishal, reflü, kabızlık gibi mide ve bağırsak hareket bozuklukları; kimi zaman kaşıntı ve deri hastalıkları, kimi zaman ise migren, uzuvlarda uyuşma, karıncalanma hissi ve benzeri. Özetle psikolojiniz bozuk, streslisiniz, bu vücudunuzda bazı hastalıklara yol açıyor. Yaşamımızdaki stres bir yana, tüm işçi sağlığı veya halk sağlığı çalışanlarının temel olarak bildiği/anlattığı hususlardan birisi de iş stresi ve psikosomatik bozukluklar.

“Özetle çok sayıdaki dermotolojik hastalığın azımsanmayan psikososyal boyutu dermotoloji ile psikiyatrinin birlikte çalışmasına ve bu alandaki araştırmalara ihtiyaç göstermektedir” (Altunay, I. K., & Mercan, S. Dermatolojide psikosomatik yaklaşım. Şişli Etfal Tıp Bülteni, 39(3); 7-12.)

Peki neden bu konuya girdik? Önce altını bir kez daha çizelim, saçkıran pek çok deri hastalığı gibi aslında psikosomatik bir hastalık ve bunu yaratan en önemli etmenlerden biri stress, özellikle de iş-yaşam dengesi stresi ve son olarak  pandemi sürecinde bu stres faktörleri, görülmediğinden daha fazla hale gelmiş durumda. Ve son dönemde saçkıran ve saç dökülmesi en fazla görülen hastalıklardan birisi!

TEK BAŞINA COVID-19 MU SUÇLU?

Uzmanlar, doktorlar pandemi süreciyle saç dökülmesi ve saçkıran vakalarının artışından söz ediyorlar. Kapsamlı bir çalışma şu ana değin olmasa da bazı çalışmalar var. Sözgelimi “Short-term stress-related increasing cases of alopecia areata during the Covid-19 pandemic” başlıklı bir makalede, Kutlu ve arkadaşları bu konuyla ilgili yaptıkları çalışmanın sonuç bölümünde özetle Türkiye’de Covid-19 pandemisiyle birlikte saçkıran vakaları artmıştır diyorlar. Dünyada da benzer çalışmalar olmakla birlikte bir noktaya gelmiş oluyoruz. Bir hastalık var, bu hastalık özellikle stres kökenli ve bu dönemde artış göstermiş durumda. Peki bu stresin kaynağı yalnızca hastalık korkusu veya ölüm korkusu mu? Yoksa pandemi sürecindeki çalışma rejiminin etkileri var mı?

Buradan itibaren, en azından tıp alanından birazcık uzaklaşıp, daha rahat söz söyleyebileceğim (ama yine de kendimi uzman göremeyeceğim) bir alana gelmiş oluyoruz.

İlk başlarda biraz şok yaşadık ama ne güzel geldi değil mi? Amaan o kadar yol tepip sınıfa gir ders anlat, şimdi kalkıyorum alıyorum çayımı geçiyorum bilgisayarın başına oh.

İlk başlarda iyiydi, değil mi? Amaaan gıcık amirimin yüzünü görmüyorum, kimseyle muhatap olmadan işimi yapıyorum, o kadar trafiğe de girmiyorum, açıyorum bilgisayarımı, istediğimde yemeğimi yiyor, çayımı kahvemi içiyorum…

Yaklaşık bir ay sonra, sınıfa girmeyi, öğrencilerle yüz yüze gelmeyi tartışmayı, ders arasında kantinden çay almayı, öğle yemeğinde yemekhaneye gidip arkadaşlarla yemek yemeyi özledik. Saatlerce düz bir duvara ders anlatmanın travması katlanılmaz hale geldi. Özel şirket çalışanları gecenin bir vaktinde WhatsApp mesajlarına yanıt vermek zorunda kaldı, “ya zaten evdeyiz” diye akşamın bir vakti veya hafta sonları zoom oturumları başladı. Öğle yemeği ne olacak, akşam ne yemek pişecek, alışveriş yapıldı mı, çocuğun online eğitimi ne oldu, öğretmeni ne ödev verdi, alışverişe çıktık mı, internet bağlantısı çocuk derse girerken benim Zoom oturumumu kaldırdı mı? Bunlar eve tıkılan yaşamlara dair şeyler, peki işsiz kalan bar, kafe, restoran çalışanları, intihar eden ve her an intiharın eşiğindeki müzisyenler, sanatçılar; insanlık dışı muameleyle saatlerce çalıştırılan motokuryeler, servis, paketleme elemanları? Özetle yeni bir dönemi girdik bunu kabul edelim. İş, ev, yaşam, özel yaşam birbirine girmiş durumda, tüm yaşamımız üretim sürecinin bir parçası olmuş, üretim sürecinin her parçası yaşamımızın en derin noktalarına girmiş durumda. Bugüne değin milyonlarca emekçinin karşı karşıya kalmadığı süreçlerle, stres faktörleriyle karşı karşıyayız. Dostumuz, arkadaşımızla sohbete hasret, kendi çocuğumuza tahammülsüz, cep telefonu sesine, bilgisayar ekranına tepkili, gündeme küfürlü haldeyiz. Kısaca psikolojimiz alt üst durumda, stresliyiz, hastayız.

PANDEMİ SÜRECİ SONRASI DEĞİŞİKLİK OLACAK MI?

Microsoft, Facebook, Google’dan tutalım Koç Holding'e kadar pek çok kapitalist tekel uzaktan çalışma modelini pandemiden sonra da sürdüreceğini açıklıyor. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, ‘uzaktan çalışma’ modelinin Koç Topluluğu’ndaki 35 bin ofis çalışanı için kalıcı hale getirileceğini açıklıyor, sermayenin ‘uzaktan çalışma’ modeline bayıldığı ortaya çıkıyor. Birgün gazetesinin haberinde, araştırma ve danışmanlık şirketi Gartner tarafından yapılan, 300’ün üzerinde CFO (mali işler yöneticisi) ve finans yöneticisinin katıldığı ankete göre, şirketlerin yüzde 74’ü, çalışanlarının bir bölümünü kalıcı olarak uzaktan çalışma modeline geçirmeyi planladığı, CFO’ların yüzde 90’ının neredeyse tüm faaliyetlerin kurum dışında gerçekleştirilebileceğini düşündüğü anlaşılıyor. Hakan Hoca (Doç.Dr. Hakan Koçak) tüm bu süreci kısaca özetliyor:

Sermaye hep istediği bir çalışma rejimini mümkün gördü,

Dijital teknolojinin hayallerindeki üretim düzenine uygun olduğunu, bu modelin sıkı bir emek denetimine olanak verdiğini gördü,

Sermaye bina/ofis maliyetlerini ve sabit giderlerden kurtulabileceğini gördü,

Ve en önemlisi sermaye emek üzerinde tahakkümünü bu şekilde güçlendirebileceğini somut olarak gördü.

Emekçiler açısından ise, yol derdi vs. ortadan kalkmış gibi görünse de pandemi süreci emekçilerin sosyalleşme gereksinimlerinin tatminini ortadan kaldırdı,

Ev ile işin iç içe geçmesiyle yeni gerilimler yarattı,

İşin yaşam üzerinde daha fazla alan kazanmasına yol açtı,

Ev içi maliyetlerin artmasına yol açtı,

Ve özellikle de kadınların “ikinci vardiyaları”nı daha arttırdı (BM Raporlarına göre, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini 25 yıl geriletti!)

Çocuk ağlaması veya bağırmasının, yemek kokusuna karıştığı, gecenin bir vakti yorgunluğunuzu atarken WhatsApp mesajıyla keyfinizin kaçtığı, Zoom toplantılarından kaçmaya çalışırken, MS Teams toplantılarının da gündeminize girdiği, iş çıkışı bir iki bira içmenin, çay kahve keyfi yapmanın lüks olduğu bir dönem. Bitecek gibi de görünmüyor.

Sizce derimize sarımsak sürüp, ilaç sıkmak mı yoksa bu gidişata karşı koymak mı? Hangisi saçkırana daha iyi gelir?