Rusya’da sosyalizmin çöküşünden sonra edebiyatın da çöküşü: Orhan Pamuk’a Tolstoy ödülü



04-03-2017 10:40


B. Sadık Albayrak

Başlık şöyle bir şeydi: “Bunu Ruslar istedi”! Adama edebiyat ödülü vermişler, Rusya’da kütüphanelere ne isim verilmesi, kapısına kimin heykeli dikilmesi gerektiğiyle ilgili ders veriyor. Ders, sözün gelişi, bilen biri ders verir, bu, uluslararası şebekenin bir eseri olarak, bilgisizlik saçmak için konuşuyor. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında dünya yeni bir Ekim Devrimi’nin hasretini çekerken, Orhan Pamuk, ilk işi emperyalist savaşı durdurmak olan bu devrimin önderi Lenin’e kara çalmaya çalışıyor. Roman diye piyasaya sürülen yazılarında Atatürk’e nasıl hakaret ettiğini yazdıktan dokuz ay sonra bir bombayla katledilen Ahmet Taner Kışlalı’yı tarih bir kere daha doğruluyor. Devrimci, ilerici, halkçı ne varsa düşman bir edebiyat şebekesinin memuru karşısındayız.

Odatv, Kafamda Bir Tuhaflık kitabına Tolstoy ödülü verilen Orhan Pamuk’un Rusya’daki açıklamasını şöyle haberleştirmiş:
“Sputnik’in haberine göre, resmi Rossiyskaya Gazeta gazetesine konuşan Pamuk Lenin'le ilgili eleştirilerini şöyle ifade etti:

‘Rusya'da ilk kez bulunmuyorum. Burada bir çok şeyin değişmesi hoşuma gidiyor. Lenin Kütüphanesi (Moskova'da) önünde (Rus yazar Fyodr) Dostoyevski'nin anıtının bulunması hoşuma gidiyor. Ben Lenin'in şahsiyetine saygım var, fakat kütüphanenin önünde insanların hayatını dikte eden ve insanları diğer insanları öldürmeye gönderen şahsın anıtının olmaması lazım. Kütüphanenin önünde kağıt ve kalem sahip olan birisinin anıtı olmalı.’”

LENİN’E O. PAMUK KÜFRÜ

Gazeteciler herhalde, neresini düzelteceklerini bilmedikleri bu cümle kırıntıları karşısında çaresiz kaldıkları için söylenenlere “eleştiri” demişler. “Ben Lenin’in şahsiyetine saygım var, fakat kütüphanenin önünde insanların hayatını dikte eden ve insanları diğer insanları öldürmeye gönderen şahsın anıtının olmaması lazım” sözünde eleştiri nerede var. Eleştiri öncelikle gerçeğin ortaya konmasıyla başlar. Lenin gerçeğinde “insanları diğer insanları öldürmeye gönderen şahıs” bulmak en ilkel antikomünistin bile beceremeyeceği bir şeydir. Onlarca cilt kitabı bulunan ve ömrünün büyük bölümünü Avrupa şehirlerinde kütüphanelerde, emekçileri özgürleştirecek devrimin politikasını, felsefesini, edebiyatını, bilimini yaratmakla geçiren Lenin gerçeğinde “kâğıt ve kalem” bulunmadığını savlama cesaretini bulmak, dünyanın koyu bir cahiliye döneminde oluşunun verdiği özgüvenle ilgili olmalı. 

Zaten Orhan Pamuk ve benzerlerinin Tolstoy adıyla yan yana anılmasını sağlayan çöküş de insanlığın üzerine çöken bu emperyalist karanlığın sonucu.

Çağdaşlarının bir Hıristiyan yobazı gördükleri Tolstoy’da Lenin, “Rus Devriminin aynasını” bulmuştu. Plehanov’a karşı Tolstoy’un önemini ortaya çıkarmıştı. Yazdığı her cümlede, sömürücü Rus gerçeğini ortaya koyan, yarı köle milyonlarca serf ile bir avuç toprak sahibi arasındaki aşılması gereken eşitsizliğe dikkat çeken Tolstoy ile yazdığı ve konuştuğu her kelimede günümüzün tekelci sömürü gerçeğinin üstüne perde indiren O. Pamuk’un yan yana gelmesi, içine yuvarlandığımız karanlığın koyuluğunu gösteriyor.

BESTSELLER OKUMA KILAVUZU’NDAN O. PAMUK’A KILAVUZ

Ödülü verenler arasında Tolstoy soyadını taşıyan biri de var: Rusya Devlet Başkanı Kültür Danışmanı ve Yasnaya Polyana Ödülü Jüri Başkanı Vladimir Tolstoy. Rusya’da yabancı dilde edebiyat dalında O. Pamuk’a Kafamda Bir Tuhaflık kitabı için 1 milyon rublelik (yaklaşık 60 bin TL) para ödülü verdiler. O. Pamuk ödülünü almaya gittiği Rusya’da bu gerilemiş dünyada hiç tuhaf kaçmayan yukardaki sözleri kekeledi. O. Pamuk ve benzerlerini geçen hafta ikinci baskısı yayınlanan Bestseller Okuma Kılavuzu kitabımda ayrıntılı olarak eleştirdim. Rusya’da sosyalizmin çöküşünden sonra edebiyatın da çöktüğünü kanıtlayan “O. Pamuk’a Tolstoy ödülü” vakasının üzerine, bu kitaptan bir bölümü dikkatinize sunmak istiyorum. 

Tuhaf O. Pamuk vakasını Shakespeare kadar giderek anlamaya çalışan bir özet eleştiri denemesidir.     

YAZAMAYANDAN YAZAR YAPMAK

Dünyada en tuhaf şey nedir? Nâzım Hikmet’le ayrılığı göze alarak, ben birinciliği para’ya veriyorum. Çok uzağa gitmeye de gerek duymuyorum; Shakespeare’in on yedinci yüzyılın başında yazdığı Atinalı Timon’dan altın-para ile ilgili bölümü hatırlatmakla yetiniyorum.

Altının bu kadarı karayı ak, çirkini güzel,
Yanlışı doğru, soysuzu soylu, yaşlıyı genç,
Korkağı yiğit etmeye yeter de artar bile.
Niçin yaptınız bunu, tanrılar? Nedir zorunuz? 
Bilmez olur musunuz ki bununla
Rahipleriniz, kullarınız elinizden alınabilir;
Sapasağlam insanlar ölüm döşeklerine serilebilir.
Bu sarı köle dinleri yıkar da yapar da;
Cehennemliği cennetlik eder;
İğrenç cüzamları sevdirir insana;
Hırsızları baş köşelere oturtup
Şanlar, şerefler, alkışlarla senatörler arasına sokar.
Yıpranmış dullara koca bulduran budur;
Hastaneyi çıbanlı hastaları tiksindiren kadına 
Gül kokuları sürer, nisan güneşleri getirir bu!
Haydi git, adı batası çamur!
Seni bütün insanlığın ortak orospusu seni!
Sen değil misin millet sürülerini birbirine düşüren?
Doğadaki yerine sokayım yeniden seni! (PIV-SIII) 
(1)

Bundan tuhaf ne olabilir; her şeyi tersine çeviren, tepetakla eden bir şey, para. Bu tuhaf şeyin çarptığı ve karşıtına dönüştürdüğü gerçekliği, para’nın ne olduğunu bilimsel olarak anlayıp anlatarak, yeniden yerli yerine oturtan Marx oldu. Ekonomi Politiğin Eleştirisi ile para’nın meta üretiminde metanın değişim değerinin simgesinden başka bir şey olmadığını ortaya çıkardı. Bilimsel düşünüşte, para’nın tuhaflığı gitti, değişim değerini belirleyen emek miktarının niceliksel ölçüsü olduğu gerçeği bulgulandı. Marx, kapitalist üretim sürecinde kendisi de bir metaya dönüşen ve değişim değerine indirgenen insan emeğinin yarattığı değerin bir göstergesi olan para’nın metafizik örtülerini yırtan kitabını yazarken, parasızlık yüzünden büyük sıkıntılar içindeydi. Arkadaşı Engels’e gönderdiği bir mektubunda bilimsel çözümlemesini yaptığı para’nın, kendisini çarpan bu tuhaflığından alaycılıkla yakınır. 

Marx’ın Katkı’sıyla para’nın toplumsal yaşamda ne olduğu ve ne anlama geldiği ortaya çıktı ama Atinalı Timon’un çizdiği tablo değişmedi. Daha da tırmandı, banknotlar, bankalar, kredi kartları, dijital para’larla insanı çarpmaya ve karşıtına çevirmeye devam etti. Para’ya dayalı düzenin beyin yıkama fabrikaları Marx’ın yazdıklarını unutturdu. Meta fetişizmi yaşamı kuşattı, insani değerleri yozlaştırdı, bütün güzellikleri bozdu.

KÖTÜ BİR YAZARDAN BÜYÜK ROMANCI YAPMAK

Fransız dili ve edebiyatı profesörü Tahsin Yücel, 1990 yılında son derece tuhaf bir soru sorma gereği duydu: “Kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi?” Cevabı duraksamadan “hayır” olarak verilecek bu sorunun 90’ların başında tuhaf bir cevabı vardı; “evet”ti. Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı kitabı bütün gazete, dergi ve televizyonlarda göklere çıkarılırken, Tahsin Yücel, okuma sıkıntısına katlandığı bu kitabın kötü bir yazarın ürünü olduğunu anlamıştı. Bu tuhaflık karşısında ılımlı ve sakin kişiliğinden hiç de beklenmeyecek şu cümleleri yazma zorunluluğu duymuştu: “Çünkü, kimi yazarlarımızın öve öve bitiremedikleri bu kitabı alıcı bir gözle okumayı denerseniz, tekdüze ve topal tümceleri, günümüz Türkçe’sinin çok gerilerinde kalmış sözcük dağarcığı, sıradan imgeleri karşısında, böyle bir kitabın yazarını ‘iyi yazar’ olarak nitelemenin olanaksız olduğunu görürsünüz.” (2) Dil ve edebiyat profesörü, dünyanın en büyük romancılarından Balzac üzerine doktora tezi yazmış, hikâyeci ve romancı Tahsin Yücel, Kara Kitap’ın son derece niteliksiz, edebi değeri bulunmayan bir kitap olduğunu saptamış ve eleştirisiyle bunu inandırıcı biçimde kanıtlamıştı. Ama karşımızda para türünden bir tuhaflık vardı; Yücel’in “Türkçeyi sonradan öğrenmiş bir acemi çevirmene” benzettiği Kara Kitap’ın yazarının her yayınladığı kitap “başyapıt” ilan edilmeye ve dünya dillerine çevrilmeye devam etti. Anadilinde düşünme ve yazma sorunlu bu yazara, sonunda dünyanın en yüksek meblağlı edebiyat ödüllerinden Nobel ödülü de verildi.

Tahsin Yücel’in ortaya koyduğu gerçekliği görebilen bizler, hâlâ “dünyanın en tuhaf mahlûkuna” mahkûm yaşayanlar, Atinalı Timon deklarasyonunun hegemonyası altında olduğumuzu biliyorduk.

Yalçın Küçük Hocamız, “Pamuk Vakasını” anlatmak için “Şebeke” adında koca bir kitap yazdı. Saptamalarından biri şudur: “Orhan Pamuk, yazar değildir; çıkardıklarının hepsinde eskatolojik bir dekor var, mekânı ölüm sonrası ve ahirettir, belki haklı çünkü bugünü ve geleceği yok, bildiğini düşünebiliriz. Herhalde Türkiye’ye henüz, yaşamın sıcaklığından bu kadar uzak ve bütün doğrulara düşman, bir başka yazıcı adayı gelmemiştir, şimdi buradayız.” (3)

KARA'DAN SİYAH, ZARİF'TEN NAZİK YAPMAK

Yaşamı anlatamayan, yazdıklarında sevgisiz, tarihin ve toplumun doğrularına düşman bir yazıcıydı. Dünyanın birçok diline çevrilen ve kitapları kapışılan Orhan Pamuk’u, yazdığı dilde, Türkçe’de ise okuyabilenler çok azdı. Baştan sona bir kitabını okuyanlar, Ağrı dağına çıkmışçasına kendileriyle övünüyorlardı. Hatta, yarı şaka yarı ciddi, Orhan Pamuk Kitaplarını Bitiremeyenler Derneği bile kuruldu. Kitaplarının satışının birkaç yüz bin olduğu propaganda ediliyordu. Ne var ki, Yalçın Küçük, Şebeke’de bunun gerçek olmadığını kanıtlayacak sağlam bir belgeye yer vermişti. Burada da pek tuhaf bir durum vardı. NY Times Book Review’da çıkan Richard Eder’in, Benim Adım Kırmızı kitabını tanıtan yazısı çevrilerek 7 Eylül 2001 tarihli Radikal Kitap Eki’nde yayınlanmıştı. Kitabın “Kara” isimli karakteri, New York üzerinden Türkçeye çevrilirken “Siyah” olmuştu. Kitaptaki Zarif ise İstanbul’a Nazik adıyla dönüyor ve Radikal Kitap’ta arzı endam ediyordu. Böylelikle, Yalçın Küçük, en çok okunan yazar Orhan Pamuk’un çevirmence okunmadığını, gazetenin muhabirinin, servis şefinin, editörünün ve düzeltmeninin bu kitaptan bihaber olduğunu belgeledi. (4) İşi kitap okumak olanlar okumuyor ve bilmiyorsa, Orhan Pamuk’u kimler “en çok” okuyordu? 

Ortada tuhaflıkta para’yla yarışacak bir Pamuk Vakası vardı. Atinalı Timon’un,

Hastaneyi çıbanlı hastaları tiksindiren kadına 
Gül kokuları sürer, nisan güneşleri getirir bu!

dediği para tuhaflığı, Türkçeyi sonradan öğrenen acemi bir çevirmen düzeyinde diliyle romanlar yazan Orhan Pamuk’a, başyapıtlar yazdıran tuhaflığın gerisinde kalıyordu. 

Sonunda Orhan Pamuk, yeni başyapıtında bu tuhaflık kavramına da eğildi. 2014 yılında yayımlanan kitabının adı, “Kafamda Bir Tuhaflık”tı. Yıllar, başyapıtlar, Nobeller, Tahsin Yücel’in 1990 yılında saptadığı bozuk Türkçesini bir milim ilerletmemişti. Acemi çevirmen dili, daha kitabın ilk sayfasında, okurun bitmez bir yola girdiğini haber veriyordu. Kitabın baş kişisi için şöyle deniyordu: “Yoğurtçuluk, dondurmacılık, pilavcılık, garsonluk gibi çeşit çeşit işte hiç durmamacasına çalıştı.” (5) Pilavcılık işinde çalışan Mevlut iyi ki “garsonculuk” işinde çalışmamıştı. “İki arkadaş kimselere görünmeden kaçırma planı yaptılar.” (s.16) Birçok cümlede, bir edebiyat yapıtında yersiz ve anlatımı bozan parantezlere yer veren Orhan Pamuk, bu cümlede “kızı” yazmayı gereksiz bulmuş ve gizlenerek plan yapma tuhaflığını icat etmiş. Daha ikinci sayfadayız ve yazar 25 yaşında kız kaçırmaya giden Mevlut’un giysilerini yazıyor: “Mevlut’un üzerinde ta babasıyla yoğurt sattıkları ortaokul yıllarından kalma Beyoğlu’ndaki bir dükkândan aldığı yeni bir kumaş pantolon ve mavi bir gömlek, ayağında askere gitmeden önce Sümerbank’tan aldığı ayakkabılar vardı.”(s.16) Herhalde ortaokul yıllarından kalan “yeni bir kumaş pantolon” değil, öyleyse dükkân nasıl ortaokul yıllarından kalıyor? Tarzanca Türkçesiyle yazarsanız, kalır kalmasına da, bir romanda bunu belirtmenin işlevi nedir?

YIĞMA OLGU VE CÜMLELERDEN ROMAN YAPMAK

Kitabın üçüncü sayfasından bir Orhan Pamuk benzetmesi aktarıyorum: “Gecenin içinde ağaçlar bir belirip bir kaybolan beton duvarlar gibiydiler, yanlarından tıpkı rüyalardaki gibi hiç çarpmadan geçiyorlardı.” (s.17) Ağaçları beton duvarlara benzetmek, hiç kuşkusuz, Nobel’lik bir yazarlık muhayyilesinin ürünüdür. Aynı yazar yaratıcılığı aynı sayfada şu önemli gerçeği de haber veriyor: “Köpeklerden korkuyordu, ama Allah’ın kendisini ve Rayiha’yı koruduğunu ve İstanbul’da çok mutlu bir hayatları olacağını anlamıştı.” (s.17) 

Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabı baştan sona rahatsız edici, zorlama, bozuk bir dil ve anlatımla yazılmış. Buradaki cümlede olduğu gibi, Mevlut, sık sık hiçbir düşünme ve nedensellik bağı olmadan bir şeyleri anlıyor. Bu anladıklarını ise biz anlayamıyoruz. Çünkü sormak durumundayız, köpeklerden kaçarken Allah’ın kendisini ve Rayiha’yı koruduğunu ve mutlu bir hayatı olacağını nasıl anladı?

Orhan Pamuk’un böyle sorulara cevap vermeye tenezzül edecek bir yazar olmadığını biliyoruz. O ne yazarsa, yazdığı şey mutlaktır. Yazdıklarında herhangi bir mantık, yaşamın gerçeği, toplumsal ilişkiler ve tarihsel süreçler içinde insanın dramı yoktur. Çünkü “yazmasını bilmemekte ve yaşamı görememektedir.” (6) Tuhaflık’ta hiç de bilmediği, gözlemlemediği ve anlama duyarlılığı olmayan bir konuya eğiliyor. Köyden İstanbul’a göçen ve şehirde gecekondu kurarak, seyyar satıcılıkla yaşamını sürdürmeye çalışan yoksulları anlatma iddiasında. Gecekonduların şehrin çevresinde yoğunlaşmasını, daha sonra buraların apartmanlara çevrilmesini, iki binlerde gökdelenlerin inşa edilmesini Tuhaflık’ın konuyla ilgili bir gazete yazı dizisinden alınmışa benzeyen arka planında okuyoruz. Orhan Pamuk, insan trajedilerinin yaşandığı bu süreci bir gazeteci yüzeyselliği ve dıştan bakışıyla roman yapıyor. 

Yaptığına roman diyebilir miyiz? Roman her şeyden önce insan yaşamlarında toplumu ve tarihi görünür ve anlaşılır kılan bir kurgu içermek zorundadır. Tuhaflık’ta böyle bir kurgu bulamıyoruz. Roman süreçlerin anlatımıdır, Orhan Pamuk’un Tuhaflık’ı olguların yığılımıdır. Dil ve anlatımı olgular yığınıdır. Uzun cümleler birbiriyle ilişkisiz, yakın uzak her şeyi bir araya getirir. Bu hiçbir işlevsellik taşımayan yığıntılar Orhan Pamuk yazıcılığının alameti farikasıdır. Tuhaflık’ı, konusundan yola çıkarak söylersem, planı, omurgası, estetiği olmayan yığma bir apartmana benzetebiliriz.

Birbiriyle ilişkisi olmayan ailelerin birer dairesine yerleştikleri bu apartmanda sıradan eşyalara, gündelik olaylara, Orhan Pamuk yazıcılığı metafizik tuhaflıklar yükleyerek sayfalarca vıdı vıdı eder. Yaşamın canlı diyalektiğini kavrama, insanın toplumsal yazgısını açığa çıkarma, haksızlıklar karşısında okuru duyarlı kılma niteliklerinden yoksun bir yazıcılığın vıdı vıdısının okunamaması son derece olağandır. Böyle bir kitabı okumaya çalışmak, herhalde, okurun mazoşizmi ile açıklanabilir.

SEPETTEN MELEK, ÇORBADAN EVREN YAPMAK

Sıradan olana metafizik anlamlar yükleme çabasının bayağılığını birkaç örnekle göstermek istiyorum. Tuhaflık’ın baş kişisi Mevlut akşamları geç saatlere kadar sokaklarda boza satar. Apartmanların üst katlarında oturup boza almak isteyenler, yukardan bir sepet sarkıtırlar: 

"Bozacı, bozacı, iki kişilik’, diye seslendi bir çocuk sesi.
Sepet karanlıkta önüne bir melek gibi inmişti.” (s.27)

Orhan Pamuk, sıradan bir nesneyi, metafizik bir nesneye, meleğe benzetiyor. Bayağılığa gizem ve değer katmaya çalışıyor. Oysa gerçekçi bir yazar, bir alışveriş sahnesinde, apartmandan sarkıtılan bir sepetten yola çıkarak, insanlar arasındaki dolaysız ilişkilerin ortadan kalkmasını, apartman yaşamının insanı ötekine yabancılaştıran içyüzünü göstermeyi deneyebilirdi. Bu yabancılaşmanın insanı nesneleştirdiğini, kişilikli bireyler olmaktan çıkardığını vurgulayarak okuru uyarabilirdi. Ama Orhan Pamuk, tersine, insanı nesneleştiren bu ilişkiyi, nesneyi melekleştirerek gizemli hale getiriyor. Zaten yukardan “bozacı” diye seslenen de bir çocuk, insan değil, “çocuk sesi”. Sepeti meleğe benzetmek yetmiyor bir kez de “mutlu bir martı” olması gerekiyor. “Beşinci kata ulaşınca, uygun rüzgârı bulmuş mutlu bir martı gibi sepet bir an havada durdu sanki. Sonra esrarlı ve yasak bir şey gibi sepet karanlıkta birden kaybolunca Mevlut yoluna devam etti.” (s.28) 

Sıradan olanı bayağı bir melek imgesiyle, “esrarlı ve yasak” nitelemesiyle metafizik hale getiren Orhan Pamuk’un bir çorbadan nasıl bir kozmos inşa ettiğine bakalım şimdi.

“Akşam okuldan döndükten sonra, birlikte boza satmaya çıkmadan önce sobanın üstünde, soba daha yanmıyorsa küçük Aygaz ocağında Mevlut çorba pişirmeyi severdi. Tencerede kaynayan suyun içine bir kaşık Sana yağı ve dolapta ne kaldıysa, havuç, kereviz, patates doğrayıp atar, köyden getirdikleri biber ve bulgurdan üzerine iki avuç serper ve fokurtuyu dinleyerek çorbanın içindeki cehennemî hareketi seyrederdi.” (s.53) Devamı da var, ancak burada, daha önce Yalçın Küçük’ten aktardığım, “çıkardıklarının hepsinde eskatolojik bir dekor var, mekânı ölüm sonrası ve ahirettir” saptamasını hatırlatmak istiyorum. Basit bir çorba pişirme anlatımındaki ahiret imgesine, “cehennemi” sıfatına dikkatinizi çekerim. Çorbayı ahirete götüren Pamuk, ocağı ve margarini ise son derece dünyevi, markasıyla yazmaktadır. “Aygaz ocağı” ve “Sana yağı”, romana tv dizilerindekine benzer mantıkla “ürün yerleştirme” reklamı olarak mı konmuştur? Orhan Pamuk, başka birçok yerde de, Koç holding mamullerini markasıyla belirtme gereği duyuyor. Düşündürücüdür, babası Gündüz Pamuk, 1978 yılında Ecevit hükümetince Petkim genel müdürü atanmadan önce Aygaz genel müdürlüğü yapıyordu. 

Çorba anlatımı şöyle sürüyor: “Patates ve havuç parçacıkları, cehennem ateşinde yanan yaratıklar misali çorbanın içinde deli gibi dönerler, tencerenin içinden sanki onların çığlıkları, can çekişmeleri duyulur, bazan tıpkı bir yanardağın ağzında olacağı gibi beklenmedik kabarmalar olur, havuçlar ve kerevizler yükselerek Mevlut’un burnuna yaklaşırdı.” Bitmedi ve aktarmayı sürdürüyorum: “Mevlut patateslerin piştikçe sararmasını, havucun rengini çorbaya vermesini, fokurtunun çıkardığı sesin değişmesini izlemeyi sever, tencerenin içindeki fokur fokur hareketin, gitmeye başladığı Atatürk Erkek Lisesi’ndeki coğrafya dersinde anlatılan gezegenlerin dönüşünün tıpatıp aynısı olduğunu gözlemler, sonra kendisinin de âlemde bu küçük parçacıklar gibi dönüp durduğunu düşünürdü.” (s.53) Görülüyor; sıradanı gizemleştirme ve abartma bayağılığı, metafizik, hep metafizik!

Orhan Pamuk yazıcılığının bütün gizemi buradadır. 

Türkiye kapitalizminin, yoksul köylü kitlelerini yarım yüzyıllık süreçte yersiz yurtsuz bırakıp şehirlere sürme ve sömürü nesnesine çevirme tarihinden hayati hiçbir sahneye yer vermeden 470 sayfa yazmak ancak Orhan Pamuk yazıcılığının başarabileceği bir şey olabilirdi. Nişantaşı’nda bir burjuva apartmanında, şehre göçen köylüler ve kenar mahalleleri dolduran gecekondular üstüne konuşulanları temel alarak yazılan bir Tuhaflık. Bu tuhaflık Orhan Pamuk’un kafasından değil, baktığı yerden, bulunduğu sınıfsal konumdan kaynaklanıyor. Zulmeden sınıfın, burjuvazinin gözüyle insana ve topluma bakarsanız, yazdıklarınız ancak bu kadar olur. İnsan trajedilerine, yaşamın ezici kavgalarına gözünüzü kaparsınız. Sepette melek, çorbada ahiret görürsünüz.  

Anadilinde düşünemeyen ve yazamayan böyle bir yazıcıya, Orhan Pamuk’a Nobel ödülü verilmesini, Türk edebiyatına emperyalist Batı’nın bir müdahalesi olarak görmek gerekiyor. Yalçın Küçük bunu Şebeke’de “komprador” kavramıyla anlatıyor. (7) Emperyalizmin ideolojik ve estetik bir dayatmasıdır. Daha önceki tipik örneklerini Sovyetler Birliği’ne karşı çıkarılan Soljenitsin, Pasternak, Kundera’dan biliyoruz. Yıkım yazıcılarıdırlar. Yıkım silahı olmuşlar ve atılmışlardır.

Orhan Pamuk vb.leri de öyledir.

Türkiye’nin iki yüz yıllık ilerleme savaşımının bütün kazanımlarının ortadan kaldırıldığı, yeniden ortaçağa, dine mahkûm edilmeye çalışıldığı bir tarihsellikte, yazamayan ve okunamayan bir yazarın büyük yazar ilan edilmesi için ödüller, yayınevleri, gazete ve televizyonların seferber edilmesi, bu yıkımın ve ideolojik hegemonyanın gereğidir. 

Emperyalist kapitalizmde her şeyi karşıtına dönüştüren tuhaflık yalnız para’da değil, bu sisteme bağlı bütün değerlerde vardır. Yazamayandan yazar, düşünemeyenden düşünür yapmak bu düzende tuhaf değil, olağandır. Ucubenin olağan hale geldiği bu düzenden kurtulmak için bunu görmek temel zorunluluğumuzdur.


(1) Willam Shakespeare, Atinalı Timon, Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, 1985, İstanbul, s.121-122.

(2) Tahsin Yücel, Hürriyet Gösteri, Kasım 1990, Sayı: 120, s.45-48.

(3) Yalçın Küçük, Şebeke, İthaki Yayınları, 2005, İstanbul, s.111.

(4) A.g.e., s.98-100.

(5) Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, 2015, İstanbul, s.15. Bu kitaptan bundan sonraki aktarmalar parantez içinde sayfa numaralarıyla belirtilecektir.

(6) Yalçın Küçük, a.g.e., s.98.

(7) Yalçın Küçük, a.g.e., s.271-291.