Robespierre sözleşmesi



25-02-2015 08:33


Can Soyer

Türkiye siyasetinin son yıllarda oluşan tablosunda en dikkat çekici unsur halk dinamiğidir. Özellikle Haziran Direnişi ertesinde hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli merkeze yerleşen halk dinamiği, siyaset yapma tarzından öncelikli mücadele başlıklarına değin birçok konuyu kesen bir içeriğe de sahip.

Halk dinamiğinin siyaset sahnesinde merkezi bir konuma yerleşmesinin çeşitli gerekçeleri var. Öncelikle AKP rejimi ile birlikte oluşan ideolojik kriz ve meşruiyet sorununa işaret etmek gerekiyor. Birinci Cumhuriyet olarak adlandırılan siyasal ve ideolojik bütünlük tasfiye edildikten sonra, geniş kitleleri düzenle bağlaşık tutan ideolojik referanslar işlevsizleşmiş, böylelikle daha önce siyaset sahnesinde vekalet yoluyla yer bulan halk dinamiği çıplak bir olgu haline gelmiştir.

Daha açık bir deyişle, Birinci Cumhuriyet koşullarında mevcut ideolojik eklemlenme, iktidardaki partiyi desteklesin ya da desteklemesin, geniş kitlelere düzenle bağını koruyabileceği ve az çok kendisini temsil edebilen bir ideolojik çerçeve sunuyordu. AKP rejiminin inşası ile birlikte bu ideolojik çerçeve büyük ölçüde dağılmış, düzen muhalefetinin AKP rejimine uyumlulaşması sonucunda geniş kitleler siyaset alanındaki temsilcisini yitirmiş, ideolojik eklemlenmenin yokluğunda ise geniş kitleleri düzene bağlayan kayışlar kopmuştur.

Bu durumun ilk ve doğrudan sonucu halk dinamiğinin düzen dışına kayması olmamıştır elbette. Ancak AKP rejimi ile bağlaşıklık kuramayan, siyaset alanında da kendisini temsil edecek özne bulamayan geniş kitleler, bir an gelmiş siyasete dolaysız biçimde giriş yapmıştır. Haziran Direnişi, işte tam da bu dolaysız girişin en açık olduğu uğraktır.

Aradan geçen zamanda, geniş kitleler nezdinde söz konusu tablonun değiştiğine dair bir veri yoktur. Özellikle seçim dönemlerinde düzen partilerinin bu kitleyi kendisine angaje etmiş olması yanıltıcı olmamalıdır. Nitekim seçimlerin ertesi günü aynı bağlaşıksızlık ve temsilcisizlik devam etmiş, bugüne kadar da geniş kitleleri düzene bağlayacak ideolojik eklemlenme üretilememiş ve halk dinamiğinin siyaset alanındaki temsilcisi hala oluşmamıştır.

HAZİRAN, kendi niyetlerinin ötesinde, bu boşluğun üzerine doğmuştur. Bu durum bir yere kadar doğal karşılanmalıdır; geniş kitlelerin siyaset alanına dolaysız girişi olarak adlandırdığımız Haziran Direnişi’nin somut sonucu olarak doğan HAZİRAN, doğal olarak bu boşluğu doldurmaya aday olmuştur. Ancak daha ötesi de vardır; HAZİRAN, Türkiye’de siyasal temsilcisi bulunmayan, giderek yalnızlaşan çok kalabalık bir toplumsallığı temsil edebilecek yegane özne olabileceğini göstermiştir. Zorunlu din derslerine karşı boykot ve AKP rejiminin korkuya kapılıp giriştiği tutuklama furyası, bu olasılığın farklı görünümleridir.

Seçime doğru gidilirken, HAZİRAN açısından üstlenilen bu görevin yakıcılığının artacağı görülüyor. HAZİRAN, laik eğitim boykotunda tutturduğu yoldan devam ederek, Türkiye’de siyasal temsiliyeti bulunmayan ve talepleri açısından sola açık geniş kitlelerin temsilciliğini kazanmak için çaba harcamaya devam etmelidir. HAZİRAN halihazırda sahip olduğu değeri güce dönüştürmeli, Türkiye siyasetinin beşinci gücü haline gelmeli, yani özneleşmelidir.

Kuşkusuz, özneleşmek, iddia ve gerçeklik olarak iki farklı anlama sahiptir. Bir siyasal odak kendisini özne olarak tarif edip iddiasını ortaya koyabilir. Ancak iddianın gerçeklik haline dönüşmesi için bu yeterli değildir. İddianın ötesine geçip, inkar edilemez bir gerçeklik haline gelmek için, öznenin somut mücadele başlıklarında güç yaratması, başka özneler tarafından da nesnel olarak tanınması, giderek ürettiği sonuçlarla gözle görülür etkiler yaratması gereklidir.

Deyim yerindeyse, özneleşmek, bir iddianın ete kemiğe bürünmesi, sözün bedene evrilmesi, düşüncenin harekete dönüşmesi demektir. Türkiye’nin gerçek sorunlarına gerçekçi yanıtlar üretemeyen, hamasetin ve tebliğin ötesine geçecek sonuç alıcı çözümler geliştiremeyen ve bu yanıt ve çözümlerin toplumsal karşılığını, maddi kuvvetini oluşturamayan bir odağın özneleşmesinden söz etmek mümkün değildir.

HAZİRAN için de kritik nokta burasıdır. HAZİRAN, özneleşmenin eşiğindedir. Bunun için HAZİRAN, Türkiye’nin ilerici dinamiklerine AKP’den kurtuluşun yolunu somut, gerçekçi ve sonuç alıcı bir tarzda sunmalıdır. HAZİRAN, Türkiye halkına AKP’siz bir gelecek için mücadelenin nasıl başarıya ulaşacağını inandırıcı ve motive edici bir üslupla anlatmalıdır. HAZİRAN, Türkiye’ye bir söz vermeli, Türkiye ile sözleşmelidir.

Bu sözleşmenin iki niteliği, daha şimdiden belirginleşmiştir.

Haziran Sözleşmesi AKP’yi mutlak ve tartışılmaz biçimde karşısına almalıdır. AKP rejimi ile her türlü uzlaşı, konsensüs ya da denge arayışını mahkum etmeli, AKP ile Türkiye’yi uzlaşmaz bir biçimde karşı karşıya getirmelidir. Haziran Sözleşmesi AKP’yi yıkacak irade ve enerjinin söze, yazıya ve eyleme dönüşmüş biçimi olmalıdır.

İkincisi ise...

Haziran Sözleşmesi radikal, iddialı ve gözü kara olmalıdır.

Haziran Sözleşmesi Kaç-Ak Saray’ı yıkmak için yazılmalıdır mesela. Erdoğan’ı ve avenesini sanık sandalyesine oturtmak için yazılmalıdır. Roboski’den Reyhanlı’ya, Gezi’den Ermenek ve Yırca’ya kadar işlenen tüm cinayetlerin hesabını sormak için yazılmalıdır. Daha aşağısına, daha mütevazisine, daha ılımlısına yüz vermeden yazılmalıdır.

Taleplerinde ve hedeflerinde maksimalist olmak, bir sözleşmeye sosyalist iktidar programı sığdırmaya çalışmak anlamına gelmemektedir bu. Ancak kararlı ve iddialı olmak demektir. Kınından çekilmiş bir kılıç gibi bükülmez olmak demektir.

“Bükülmez” deyince, bizim aklımıza Robespierre gelir hep. Sözleşmenin zorbayla ilgili kısmını yırtıp atmayı öneren Fransa’nın “bükülmez” ihtilalcisini hatırlarız: “Zorbayı cezalandırma hakkı ile onu tahttan indirme hakkı, aynı şeydir ve aynı biçime sahiptir. Zorbayı yargılamak, ayaklanmadır; karar, onun iktidarını yıkmaktır; hüküm, halkın özgürlüğü ne gerektiriyorsa odur. Halklar mahkemeler gibi karar vermezler; hüküm vermezler, onlar şimşeklerini yağdırırlar; kralları mahkum etmezler, hiçliğe gönderirler.”

Haziran Sözleşmesi, Robespierre’in bükülmez iradesiyle aynı soydan beslenmeli; bu karanlığın üzerine şimşeklerini yağdırmalı, diktatörü hiçliğe göndermeye söz vermelidir.