Rejim zemin yokluyor



18-06-2019 00:30


Metin Çulhaoğlu

Bir siyasal iktidarın/rejimin yakın geleceğe ilişkin niyetlerini kestirmede başvurulabilecek çeşitli kaynaklar vardır. Bu kaynakların başında elbette liderlerin ve önemli kişilerin açıklamaları gelir. Ancak, en az onlar kadar önemli başka kaynaklardan da söz etmek mümkündür. 

Siyasal iktidar/rejim, işlerin kendi açısından ters gitmeye başladığını görürse dışındaki kimi zeminleri yoklamak, nereden ne çıkabilir bunu araştırmak için çeşitli yollara başvurur. Bu yollardan biri, doğrudan kendi saflarında görünmeyen, “tarafsız”, hatta “muhalif” diye bilinen, ancak söylediklerine değer biçilen kişileri ve kurumları konuşturmak ya da kendi başlarına bir şeyler söylemeleri için ortam oluşturmaktır. 

Günümüz Türkiye’sinde bu tür kanalların başında medyadaki figürler, muteber eski politikacılar-diplomatlar, meslek kuruluşlarının ve sermaye örgütlerinin sözcüleri gelmektedir.

Peki, yoklanan zemin nedir?

Anlaşıldığı kadarıyla rejim, dinciliğin marjinal fayda eğrisindeki inişi görmüş, buradaki patinajı marjinal faydası daha yüksek görünen milliyetçilikle telafi etmeye yönelmiştir. Mesele yalnızca MHP ittifakının sürdürülmesiyle ilgili değildir; dincilik ve milliyetçilik öteden beri düzen siyasetinin futboldaki gibi “tandem oyuncuları” durumundadır.   

Artık pek beka denmese bile “dış tehdit” hep gündemdedir. S-400, F-35’ler ve Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları gibi başlıklardaki gerilimler, çıkış arayışları için elverişli bir ortam yaratmaktadır. 

Ve malum kanallar hemen devreye girmektedir. Mısır’da Nasır döneminin Hasaneyn Heykel’i ve bizde Atatürk döneminin Falih Rıfkı Atay’ı kadar olmasa bile pek çok açıdan “resmi ağız” sayılabilecek Abdülkadir Selvi, Erdoğan’ın “zemin yokladığını” yazmaktadır. TBB Başkanı Feyzioğlu profil verme zamanının geldiğini düşünürken birileri “tek adam devleti de olsa benim devletimdir” diyebilmekte, başkaları “devletin valisine” küfredilmesini içine sindirememektedir. Bu arada “kucaklaşma” mesaj ve temennileri birbirini izlemektedir. 

Klasik “milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz günler” esprisidir.

***

Bu zemin yoklamalarının görebildiğimiz olası sonucunu peşinen yazalım: Rejim, yalnızca, dinsellik bağlamındaki “kazanımlarını” milliyetçi söylemlerle daha az görünür kılma, ayrıca bu söylemlerle karşı cephede birtakım gedikler açma peşindedir. Başka bir deyişle, (artık bu ayarlar her ne ise) “fabrika ayarlarına” dönme gibi bir niyet taşımamaktadır. Daha ötesi de söylenebilir:  Türkiye’nin yakın gelecekteki gündeminde AKP’li ya da AKP’siz bir “liberalleşme” olmayacaktır; olacak olan, AKP’li ya da AKP’siz bir konsolidasyondur. 

Konsolidasyondan kastedilen, dincilik temelli “kazanımların” bu alanda daha ileri gidilmese bile müktesebat sayılıp yerleşiklik kazanması, bu zeminin üzerine yenilenmiş bir milliyetçiliğin taşlarının döşenmesidir. 

Milliyetçilik dendiğinde, “anti-emperyalizm” bağlamında olmak üzere kuşkusuz sol da bir şekilde gündeme gelecektir.   

***

Sol açısından asıl (ya da tek) tehlikenin liberalizm olduğu, milliyetçiliği ise “en azından şimdilik” pek karıştırmamak gerektiği düşüncesi tümüyle yanlıştır. 

Bu yanlışın temelinde ise bizce tarihsel bir oluşum olarak ulus devletle bir aygıt olarak devletin birbiriyle karıştırılması yer almaktadır.    

Ulus devlet, kapitalizmin ve modernliğin gelişim süreçlerinde, bir sınıfın tek taraflı tasarrufuyla değil sınıf mücadeleleri sonucunda, bu mücadelelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İşin elifbasıdır, ama söyleyelim: Ulus devlet, gene sınıf mücadeleleri sürecinde toplumda ekonomik güce sahip, en güçlü ve nüfuzlu sınıfın, yani sermaye sınıfının aygıtına dönüşür. 

Bu noktadan sonra ulus devlet sosyalistler açısından en fazla siyasal iktidar mücadelesinin, bu mücadeledeki ittifakların vb. kurgulanabileceği bir ölçektir, o kadar. Yoksa sosyalistlerin anti-emperyalist mücadeleyi sermaye sınıfının elindeki devlet aygıtıyla birlikte, onu koruyarak ve kollayarak yürütme gibi perspektifi olamaz. 

Tarihte faşist ya da emperyalist işgale karşı direniş de anti-emperyalist mücadele de hep bir halk ve/ya da ülke adına verilmiştir. 

Devlet adına değil…