Rejim, Avrupa ve avuntulu umutsuzluk



25-03-2017 09:27


Metin Çulhaoğlu

Türkiye’deki rejimin son dönemde kimi Avrupa ülkeleriyle ipleri iyice germesi genellikle şöyle yorumlanıyor: Bunlar, tarafların referanduma ve seçimlere yönelik yapay gerilimlerdir; ortam bir süre sonra yumuşayacak, durum normale dönecektir…

İsrail’le, Rusya’yla da böyle olmadı mı?

Söylenende belirli bir gerçek payı olsa bile kulağa fazla güncelci ve pragmatik gelmektedir. Bizse meselenin bu kadar basit ve kısa vadeli olduğu kanısında değiliz.

Nedeni de siyasetin genel bir kuralından kaynaklanıyor. Şöyle: Siyasetin kalın çizgilerinde, geçmişten gelen belirli bir birikmişliği ve geleceğe dönük kimi niyetleri hiç barındırmayan, salt güncele odaklı bir pragmatizm bulmak çok güç, hatta imkânsızdır…

O zaman meselenin Avrupa tarafını bir yana bırakıp Türkiye’deki rejime bakalım. Durumu kişilerin meczupluklarına ve dar pragmatizme indirgemeyeceksek şöyle ya da böyle bir “rasyonalite” bulmak zorundayız.

Türkiye’de rejimin, tutturduğu çizgiye içteki belirli güç odaklarının, örneğin sermaye sınıfının ne diyeceği gibi bir derdi yoktur. Diğer çevreler ayrı, ama en azından sermaye sınıfı için böyledir. Bu sınıf rejimin çizgisini tamamen benimsediğinden, bu çizgiyle hiçbir sorunu olmadığından değil; kendi “asgari gereklilikleri” karşılandığı sürece her şeyi sineye çekmeye hazır bir kişiliksizlikte olduğundan…

Rejimin, Avrupa Birliği üyeliği gibi bir derdi de yoktur. Bu işin bittiğini diğer taraf, yani Avrupa ne kadar biliyorsa Türkiye de o kadar bilmektedir. İki tarafın birbirine “Ama AB kriterleri…” diye diş göstermeye çalışması ise tam bir oyundur, sahtekârlıktır.

Sadece bunlar mı?

Biz daha ötesinin olduğu kanısındayız.

***

Saray rejimi, daha doğrusu Erdoğan, referandumdan “Evet” çıkacağına emindir. Parti teşkilatının, yöneticilerinin, hatta bakanların “Hayır” paniği içinde oldukları yazılıp çiziliyor. İhtiyatla yaklaşmak, en azından Erdoğan’a teşmil etmemek gerekir.

Bu durumda, Avrupa ülkeleriyle olan gerilimi “Evet” oylarını artırmaya yönelik bir pragmatizm darlığında görmek yerine aynı gerilime ülkeyi ve toplumu “evet” sonrası için şekillendirme çabalarının bir parçası olarak bakmak daha yerinde olacaktır.

Tekrar ediyoruz: Avrupa’yla yaşanan gerilim “Evet” için bir zorlamadan çok “Evet” sonrası için hazırlıktır. Rejim, toplumu, istenilen her şeklin verilebileceği “plastik” bir malzeme olarak görmekte, bu bakış neyi gerektiriyorsa kendince onu yapmaktadır.

Aslında “modüler” bir tarzdır ve “Hayır” çıksa bile toplumun en azından istendiği gibi şekillendirilen kesimine dayanarak sürdürülecek direncin aracı olacaktır.

Başka?

“Dar pragmatizm” ötesinde başka ne var?

Erdoğan’ın “Eyyy”lerinden ve salvolarından Trump ABD’sinin henüz nasibini almamış olması dikkate değer bir noktadır. Rejim ABD ile AB, en azından AB’nin sağlam kazığı sayılan ülkeler arasındaki gerilimi bilmekte, böyle bir durumda AB’yi kendince şamar oğlanına çevirmekte bir risk görmemektedir. İşin içinde bölge varsa; Suriye, IŞİD, “Kürt sorunu”, Rakka gündemi varsa, bu başlıklarda AB’nin “gözden çıkarılabilir”, ABD’nin ise öyle olmadığını da bilmektedir.

Kısacası, “evet oylarını artırma” operasyonu ötesinde, AB ile olan gerilimin daha uzun dönemdeki mantığı, az önce anlatılanlarla birlikte ABD ile AB arasındaki gerilimlerden yararlanıp bir yer tutma çabasıdır.

***

Bir “boşluk” kaldı: Diyelim rejim “Evet” çıkardı… Toplumu, en azından onun önemlice bir kesimini istediği gibi şekillendirdi… Elindeki bu malzemeyle ne yapacak? Böyle bir Türkiye bugünkü dünyada nereye oturacak, neyi temsil edecek?

Burada eğri oturup doğru konuşmak zorundayız.

Erdoğan Türkiye’sinin günümüz kapitalist sisteminde uluslararası camianın engelli çocuğu durumuna düşeceği, uygarlığın ikrah edip dışladığı, kimsenin itibar etmediği bir ülke zavallılığıyla onun bunun şamar oğlanına döneceği gibi düşünceler, Kemalistlerden liberallere, oradan solun belirli kesimlerine nüfuz etmiş bir yanılsamadır.

Rejim, kazın ayağının böyle olmadığını, ne yazık ki, soldan daha iyi bilmektedir.

Sol, sanki bugünkü dünya matah bir şeymiş gibi “Sonra dünya bize ne der” avuntulu umutsuzluk durumundan sıyrılıp “Dünya ne derse desin, biz böyle bir ülke istemiyoruz” dediğinde gerçekten sol olacaktır.