Reis’in ideolojik ustalıkları



28-10-2017 00:12


Metin Çulhaoğlu

Hiçbir halk kendi doğası gereği iyi ya da kötü değildir. Bir bakıma “insan doğası” gibidir; bir halkın iyiliği de kötülüğü de tarihsel ve toplumsal koşullardan kaynaklanır.

Dolayısıyla, herhangi bir halkın “kötü” sayılan yanlarına eleştirel ve açığa vurucu tarzda yaklaşılması “halk düşmanlığı” değildir. Böyle olsaydı örneğin Aziz Nesin’e “bir numaralı halk düşmanı”, Abdullah Öcalan’a da “bir numaralı Kürt düşmanı” demek gerekirdi.

***

Aziz Nesin dedik, onunla devam edelim.

Çok eskiden okumuştuk, bugün hangi kitabının neresindedir bilemiyoruz. Nesin’in “güzellik kraliçesi” yarışmasıyla ilgili kısa öyküsüdür. Türkiye, uluslararası güzellik kraliçesi yarışmasına katılacak kendi güzelini seçmiştir. Güzelin resmi kentin en işlek caddesinde bir mağazanın vitrininde sergilenmektedir. Halkımız vitrinin önünde birikmiş, yorum yapmaktadır:

“Hıh, nereden bulmuşlar bunu?”

“Güzel diye bunu çıkarıp gene dünyaya rezil olacağız.”

“Bizim yan komşunun kızı Nermin’i bir görseniz, bunun yüzüne bakmazsınız.”

Kısa bir süre sonra yarışma sonuçlanır ve Türkiye’nin adayı dünya güzeli seçilir. Kızımızın resmi bu kez dünya güzeli olarak vitrindedir ve halkımız gene oradadır, yorumlarını yapmaktadır:

“Maşallah, bu ne güzellik, bunu seçmeyip de ne yapacaklardı?”

“O kaş, o gözler, hokka gibi burun…”

“İlerde hayırlı bir kısmet bulur inşallah.”

Kabul etmek gerekir: Böyledir, böyleyizdir…

***

Geleceğimiz nokta, bugün halkımızın yarıya yakını tarafından kayıtsız şartsız desteklendiği kesin olan Reis’in “ardından” neler söylenebileceğidir.

“Ardından…”

Hayır, hayır, “gitti gidiyor” falan demeyeceğiz; “ecel” denilen sonu ima ettiğimiz de yok. Sadece belirli bir noktayı vurgulamak istiyoruz: Nesin’in öyküsünde işaret edilen temayül, birtakım dar siyaset-medya çevreleri dışında geniş halk kesimlerinde (bu kez tersinden) görülmeyecektir. Çünkü Reis, oy desteği bulmanın ötesinde halkın önemli bir kesimini kendi tarzına fena halde alıştırmış, bir bakıma onsuz edemez duruma getirmiştir.

Yani Reis varken “helal olsun”, “vur vur inlesin” diyenler vitrinde başka bir liderin resmini gördüklerinde “nerede Reis’teki o delikanlılık”, “Reis’in belagatini ve celadetini bunda ara ki bulasın…” gibi şeyler söyleyecektir.

Toplum-siyaset psikolojisi açısından bizim aklımızın pek ermediği konulardır.

***

Gene de deneyelim.

Birincisi: Reis kendi başına çok fazla, her fırsatta ve her konuda konuşmaktadır. Kendisine böyle yapması tavsiye mi edilmiştir, kendisi mi bulmuştur, bilemeyiz; ancak bir ideolojik şekillendirme aracı olarak bu tarzın son derece etkili olduğu açıktır.

Dediğimiz gibi, akademisyenler daha derinine inebilir. Bizim söyleyebileceğimiz ise şudur: İdeolojik mücadele dendiğinde, akla pek gelmeyen, gelse de siyasetçiler tarafından fazla dillendirilmeyen konularda ilk sözü söylemenin söyleyene avantaj sağladığı kesindir.

Avantaj iki yönlüdür. Bir, kendi tabanını “vay canına” dedirterek konsolide etmekte; iki, zamanında Özal’ın “küçük Turgut’la oynasınlar” dediği gibi muhalefeti bölük pörçük konularda karşı laf söylemeye zorlayarak oyalamaktadır.

İkincisi: Reis, güç gösterirken mazlumu oynamanın, mağduru ve mazlumu oynarken de “heyt” diye güç narası atmanın halk tarafından hemen benimsenecek bir tarz olduğunun farkındadır.

Dikkat edilmişse, Reis’in en sert, en “vurucu”, en naralı çıkışları ortaya değildir; güncel ya da tarihsel bir mağduriyeti ve maduniyeti esas almaktadır. Vurunca etkili olacağını, kazanacağını bilmektedir.

Tarihçilerin ve arşivcilerin yıllar önce “samanlığa çevrilen cami” istatistikleri bulup karşısına çıkarmalarının para etmeyeceğini de…

***

Türkiye’de “bu işler” böyledir ve böyle gidecektir.

Onun “seviyesine” inelim (ya da çıkalım) demiyoruz elbette; ama bir şeyler yapacaksak, “ideolojik mücadele” diyorsak, bilimin, bilimselliğin, aydınlanmanın vb. biraz daha ötesine geçmemiz gerektiği açıktır.