Popülizm sepeti



11-11-2020 07:30


Can Soyer

ABD’de Donald Trump’ın seçimleri kaybetmesi ama kaybetmesine karşın hayli yüksek oy oranlarını yakalaması, popülizm kavramının analizlere hakim olmasına yol açmış görünüyor. Özellikle akademi çevrelerinde ve ana akım medya organlarında izlediğimiz analizlerde popülizm kavramının önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz.

Kabaca özetlersek, bu analizlere göre Trump’ın geçen seçimleri kazanması, bu seçimleri ise kaybetmesine karşın bu denli yüksek oy alması ABD toplumunun birikmiş sorunlarının halkta yarattığı huzursuzluk, tepki ve öfkenin popülist bir lider tarafından istismar edilmesinden kaynaklanıyordu. Bu analizler, mevcut sistemin halkta tepki ve öfke yaratan birçok kusuru bulunduğunu saptıyor saptamasına ama bir siyasetçinin bu tepki ve öfkeyi kendi iktidar arayışı için kullanmasını popülizm olarak değerlendirip eleştiriyor.

Trump ve benzerlerinin siyaset tarzı, düşünce ve değerler dünyası, ideolojik formasyonu bu yazının konusu değil. Gerçekten de Trump ve benzeri liderlerin halkın çoğunlukla haklı gerekçelere dayanan tepki ve öfkesini ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, kürtaj karşıtlığına, cinsiyetçiliğe vb. tahvil ettiği de bilinen bir gerçek. Öte yandan, bu tür yönlendirmelerin özel olarak Trump ve benzerlerinin değil, sağ siyasal akımların tümünün özelliği olduğu da söylenebilir. Bu anlamda, popülizm kavramının sağ siyaset içindeki farklılıkları açıklamakta fazla işlevli olduğundan söz etmek zor görünüyor. Eğer popülizm, halkın tepki ve öfkesini gerçek sorumlulara değil de sahte hedeflere yönlendirerek sömürmekse, bunun sağcılığın en has hali olduğu inkâr edilemez.

O halde, popülizm kavramının işe yararlığı ciddi biçimde sorgulanmalıyken, bu kavramın ima ettiği siyaset tarzının lanetlenmesi sırasında vuku bulabilecek çok büyük bir tehlikenin de ayırdına varılması gerekir.

Kuşkusuz, bu tehlike en çok sosyalistleri ilgilendirir.

***

Siyasetin ne tür bir pratik olduğu ve hangi sorunları kendisine konu edindiği üzerinde fazla durulmayan bir sorundur. Oysa, bu sorun açıklığa kavuşturulmadığı sürece siyaset pratiğinin ait olduğu gerçeklik zemininden uzaklaşması ve kendi kendini ifade eden bir performatif etkinliğe dönüşmesi pek de zor olmaz.

Kısa, kısa olduğu için de dar ama darlığının bir sonucu olarak da netleşmiş birkaç tanıma başvuralım.

Siyaset, verili durumdaki toplumsal ve siyasal koşullar içerisinde yürütülen bir pratiktir. Siyasetin bu koşulların dışında bir alanı ya da zemini yoktur.

Siyaset, verili durumdaki çelişki ve çatışmaların soyutlanmasından çok, soyut ülkü ve değerlerin mevcut koşullardaki talep ve beklentilerle eklemlenmesiyle ilgilidir.

Siyaset, farklı işlevler üstlendikleri için belirli kadro topluluklarını ya da bir öncü iradeyi gerektirse de gerçek ve biricik öznesi kitleler olan bir etkinliktir. Siyasette başarının ölçüsü de savunulan ülkü ve değerlerin güzelliği değil, onları kitleselleştirme ve harekete geçirme konusunda sergilenen yaratıcılıktır.

Siyaset, son olarak, kitleleri belirli ülkü ve değerlerin dolaysız sahibi, sözcüsü, temsilcisi yapmayı değil, kitlelerde ortaya çıkan somut talep ve beklentilerin ancak belirli ülkü ve değerlerle bütünleştiği zaman karşılanabileceğini göstermeyi amaçlar.

Bütün bunlardan hareketle şunu ileri sürebiliriz: Eğer ortada siyaset diye bir pratik ve siyaset yapmaya istekli bir kadro topluluğu varsa, bu mesainin büyük bir kısmının kitlelerin talep ve beklentileri ile diyalog kurabilmeye, kendi öz ülkü ve değerlerinin söz konusu talep ve beklentileri karşılamanın zorunlu koşulu olduğuna ikna edebilmeye harcanması gerekir.

Daha da basitleştirirsek, kitlelerle diyalog kurmayı ve onları ikna etmeyi önceliklendirmeden de yapılabilecek birçok etkinlik türü vardır elbette; ancak siyaset bunlardan biri değildir.

***

Popülizm kavramına geri dönersek, yürütülen tartışmalar sırasında özellikle sosyalistler açısından ciddi bir tehlikenin ortaya çıkabildiğinden söz etmiştik.

İşte bu tehlike, siyasetin kitlelerle, kitlelere yönelik olarak ve kitlelerle diyalog arayarak yapılan bir etkinlik olduğunun unutulması biçiminde görünür olabilir. Elbette, sosyalistler açısından halkın talep ve beklentilerini başka hedeflere yönlendirmek anlamında bir popülist ayartı söz konusu değildir; ancak, bu böyle diye sosyalistlerin halkın talep ve beklentilerine mesafeli olması, siyasetin gündemini somut çelişki ve çatışmalardan çok soyut ülkü ve değerler düzeyinde belirlemesi de olacak iş değildir.

Trump ve benzerleri de halkın talep ve beklentilerine kulak verdikleri, halkta oluşan tepki ve öfkeyi siyasette temsil ettikleri için değil, bunun tam tersini yaptıkları için, yani halkı büyük bir manipülasyon mekanizmasıyla kandırdıkları için eleştirilmelidir.

Eğer illa bir popülizm tanımı yapılacaksa, bu tanım halkın talep ve beklentilerini, öfke ve tepkisini değil, bunları sömüren ayartıyı işaret etmeli, bu ayartının biçim ve mekanizmalarına yaslanmalıdır.

Sağcılık ve onun siyaset tarzı upuzun yıllardır ortada dururken şu meşhur ayartıya yine de popülizm kavramıyla yaklaşmak isteyenler olabilir, olacaktır da. Ancak, siyasetin halkla temasını sorunsallaştıran örtük söylemin, halkı temsil etme çabasını lanetleyen gizli niyetin farkına varmamak ve tüm bunları bir sepete dönüştürülmüş popülizm kavramıyla bağlantılandırmak da sosyalistlerin yapacağı işlerden olmamalıdır.

Üstelik, sosyalistler açısından halk ve halkçılık gibi kavramlar hem tarihsel içerimleriyle hem de duygusal imalarıyla el altındadır ve bunları kullanmak değil, yeterince ve etkili biçimde kullanmamak bir sorun sayılmalıdır.

Eğer sermayenin otoriterleşme eğilimini geçici bir sapma saymıyor ve neoliberal egemenliğin doğrudan doğruya halk düşmanlığıyla ayakta durduğunu saptıyorsak, buradan çıkaracağımız ilk sonuç, başta işçi sınıfı olmak üzere kapitalist sömürü ve tahakkümün tüm muhataplarını temsil edecek bir halkçı siyasetin en ivedi gereksinim olduğudur.

Böyle olduğu için de halkın talep ve beklentilerini, tepki ve öfkesini (gerçekten) temsil etmenin giderek ayıp sayıldığı bu ana akım ortodoksinin ayartısından uzak durmak gerekir.