Popülersin, öndesin!



24-05-2015 10:02


Uzun zamandır dikkatini çeken bir mevzu popülerlik… Nedir ya bu popülerlik? Yeşilçam dönemlerinde yönetmenin hatta yapımcının adı oyuncuyla aynı düzlemde anılırmış. Yani filmi çekilen star ya da oyuncuyla yönetmenin seyirci nezdinde hemen hemen değeri aynıymış. Şimdi ise popüler filmlerde arkada bu işi çeken ekibin neredeyse varlığı yok. Hatta geçenlerde bir galada filmi çeken yönetmen galaya gelmemişti, o kadar görünmez bir durum ki olmadığı ancak sonlara doğru anlaşılabildi. Ama filmlerin dizilerden ithal edilen, oyuncu olup olmadığına bakılmaksızın popülerliği göklere çıkarılan isimlerle yoluna gayet içi rahat bir şekilde devam etmesi bana bir hayli garip geliyor. Senaristler, görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni ve diğer çalışanların ise esamasi okunmuyor zaten…

Film ne kadar popüler olursa olsun, yapımcılar ne kadar benim popüler oyuncularım var onlardan başkasını tanımam şeklinde çığırırsa çığırsın her yönetmenin çektiği işe dair bir açıklaması vardır diye düşünüyorum. Oyuncunun patlayan egosunun tamiri belki yönetmen de bile mümkün olabilir. O yüzden ben kendi adıma oynayanlar kim olursa olsun filmin jeneriğine önceden şöyle bir göz atarım, orada kıyıda köşede kalmış gibi duran değerli isimlerle karşılaşırım mutlaka. O yüzden bir film çektik, çok popüler isimlerle çalıştık, adeta atomu parçaladık şeklinde davranan yapımcılara tavsiyem azıcık kadir kıymet bilmeleridir. Popülerlik geçicidir, emek kalıcıdır! Film çekince azıcık arka tarafa bakınız, orada gece gündüz film çıksın diye çalışan koca bir ekip göreceksiniz, önde ise koca ego! Ne yazık bu böyle, en azından benim gördüğüm bu!

11 film var, dışarıda ise bir yaz!

Bu hafta tam 11 film var vizyonda. Bundan çok değil on yıl önce falan kış sezonu kapanır, Alkazar’ın üç salonlu sinemasında yaz sezonu başlardı. Tinto Brass ve Catherine Breillat filmleri soğuk salonlarda, gizli hayranlarını beklerdi. Gelirdi de o hayranlar, kendilerine sunulan bu nimetten faydalanmak için! O zaman ne böyle sinema kompleksleri vardı ne de saçmasapan bir tekelleşme durumu! Herkes müstakil salonlarında sinema sevdalılarını beklerdi tamam şimdiki gibi ultra konforlar yoktu belki ama Beyoğlu’nu saran bir sinema duygusu vardı. Şimdi o duygunun yerini inanılmaz bir tüketim duygusu sarmış durumda. Her şey yeme içme, giyim ve tüketme üzerine kurulu! Filmler de bu tüketme kültürünün izini sürüyor, vizyona doymuyor, sığmıyor, vizyonu parçalıyorlar adeta! Evet abartıyorum, çünkü onlar da abartıyor. Evet film çekilmeli, herkes film çekmeli, daha fazla film çekilmeli derken ortalık film çöplüğüne döndü yani! Kimisi salon bulamıyor, kimisi diğer filmi un ufak edip gidiyor. Büyük yapımlar vizyona girince en az etrafını beş hafta boşaltmak gerekiyor. Düşük bütçeli, kafası farklı filmler de kaderine razı bir şekilde kıyıda köşede, umutla seyircisini bekliyor. Büyük yapımlar ise tatminsiz, sinirli, kendine değil de ülkede her duruma bahane bulan (hava, seyirci psikolojisi, bayram, seyran vs) bir durumda. Kötü bir açılış onlar için bir felaket, matematik çoktan hesaplanmış, herhangi bir ters durum için karalar çoktan bağlanmış bir halde. Bunu bile bile 11 filmin vizyona girmesi kimseyi tatmin etmiyor. Ama seyircinin şansı filmlerin hepsinin türünün farklı olması, istediği filmi kolayca tercih edebilmesi. Şanssız olan ise yaz sıcağında sinemanın akla gereğinden az düşmesi! Yine de şansı olan kazansın demekten başka bir şey gelmiyor aklımıza! Benim aklıma ise yaz sıcağına yaraşır, Alkazar’ın en üst salonunda izlediğimiz filmler geliyor, sonrasında kapanan salonlar, sonrasında kapanan kitapçılar… Geliyor da geliyor… Üzerimize üzerimize…