Politik alan - I



21-05-2017 09:49


Ercan Gündoğan

Klasik Marksizm, toplumsal ilişkiler bütününü "alt yapı", "üst yapı" olarak bölme eğilimindedir. Bu yöntemsel ayrım daha sonra yapısalcı Marksizm tarafından, ekonomi, politika ve ideoloji seviyeleri biçiminde biraz daha ayrıntılı hale getirilmiştir. Fakat, toplumsal ilişkilerin üç boyutlu bir bina biçiminde düşünülmeye devam edildiği görülür. Altta olanların daha "belirleyici" ve daha "temel" olduğu kabul edilmiştir. Bu kabulde bir gerçeklik bulunmaktadır elbette. Fakat, başka yanlış kabullere, hatta, sapmalara da yol açmıştır. Bilinen sapmalar, ekonomizm, iradecilik gibi, ya da bizzat "yapısalcılık" biçiminde olmuştur. Sorunun kökü nerededir? İlişkiler bütününü "bina" ve "katları" biçiminde düşünmekte mi? Ya da, ilişkiler bütününü, önemli, daha az önemli, en az önemli biçiminde bölmekte mi?

Bu tür sorunların esas kaynağı, bilimle politika arasında var olan zorunlu farklılıktır. Marks'ın Feurbach üzerine ünlü 11. Tez'inin bu soruna bir çözüm getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Çözüm en basit anlatımıyla, "bilimin yanında ve ötesinde politika" yapmaktır.

Yukarıda belirtilen ve bina ve katları biçiminde düşünülen ilişkiler bütününde, ekonominin en altta ve temel olarak düşünülmesi, en üst katına da ideolojik bütünlerin konulması, sanıldığı gibi sadece Plato'dan bu yana düşünceye hakim olan, "beden ve ruh" gibi, ikiliklerle açıklanamaz. Böyle düşünmek, kapitalist ekonominin tüm toplumsal ilişkilerde giderek artan kapsayıcılığını, etkisini, sınırlayıcı gücünü bizzat tarihsel olarak gözlemlemekten ibarettir. Ekonomi ve piyasa gittikçe her zamana ve her mekana hükmetmektedir. Düşünülen ve söylenilen budur.

Peki, politik alan, kendine özgü ilişkiler bütünü olarak, kendine özgü ve farklı da olsa, yine de ekonomi tarafından çerçevelendiğine göre, sadece ekonomi içinde bir alan, ya da onun tarafından çerçevesi çizilen bir alan mıdır? Doğrusu öyledir; ama, ekonomi alanı sabit, kesin çizgilerle çizilmiş bir alan olmadığına göre, politik alan da genişleyen ya da daralan, derinleşen ya da sığlaşan kendi toplumsal mekanına sahiptir. Bu sözlerin anlamını, "politikleşme", "politikleştirme" kavramlarında görebiliriz. Politik alana, bu nedenle, "politikleşen" ilişkiler alanı da diyebiliriz. Her ne politikleştiyse, politika alanına dahil olmuş demektir. Kullandığımız metafora uygun olarak söylersek, politika dışında olan, örneğin sadece ekonomi ya da ideolojiyi ilgilendiren bir konu, olay, ilişki, politik alana aktarılmış demektir. Örneklerimiz boldur. Sadece aile içi bir sorunun, o özel alandan çıkıp kamusallaşması, politikleşmesi. Ya da sadece yürüme, oturma, hava alma amaçlı yeşil bir parkın, politikleşmesi. Bir aile sorunu, bir çevre sorunu, bir kentsel standart sorunu. Bolca örnek vardır. Kişisel inanç sorununun politikleşmesi, kamusal bir sorun haline gelmesi ya da getirilmesi.

Politik alanda, politikleşmiş, politikleştirilmiş ne varsa, yer almaktadır. Ancak, kapitalist toplumda bu alanın en önemli sorunu, ki bu bu alanı kendine özgü, farklı bir alan yapar, o da, en geniş anlamıyla, "yöneten", yönetilen" ayrımı ve çelişkisidir. Ekonomi alanda, özgün ilişkiler üretici-çalışan ile kapitalist- çalıştıran-patron ayrımları üzerinden gelişir. Ya da, üretici, tüketici, borç veren, borç alan. En geniş anlamıyla da, kapitalist, işçi, ya da sömüren, sömürülen ayrımı üzerinden. Politik alana, bu ilişkiler ve ayrımlar yok olmadan geçeriz. Aslında "geçmeyiz", farklı alanın farklı ilişkilerini aynı anda, yaşarız.

Politik alan, ekonominin kendine özgü ilişkilerini başka biçimlerde yeniden üretir. Örneğin, emekçiler sendikalarını, derneklerini, partilerini kurarlar. Ekonomi alanında "kapitalist" ya da "iş veren" konumunda olanlar da, kendi örgütlerini, ilişkiler ağını vs. Ekonomi ile politika arasında yaşanan, aslında Marks'ın Kapital'de kapital ve kapitalistler için bolca örneğini verdiği biçim ya da don değiştirmelere benzer. İşçi ekonomik alanda işçidir. Politik alanda başka biçimlere bürünür. En geniş anlamıyla, bir yurttaştır bu alanda. Kendi sivil ve politik hakları vardır (ya da yoktur ve politikleşmesi gereken bir konudur), bir partiye oy vermekte, bir ideolojiyi benimsemektedir. Ekonomik alanda işçi olan, tıpkı kapitalist gibi, politik alanda bir yurttaştır. Elbette bu don ve biçim değiştirmelerde, bir güç aktarımı da olmaktadır. İşçi ekonomik alanda sahip olduğu güçle, iktidarla orantılı biçimde politik alana geçebilir, ya da politik alanda bulunabilir. Ekonomik alanda örgütlü ve görece yüksek ücret seviyesinde bulunan işçi, politik alanda en azında güçlü bir "sosyal demokrat" parti tarafından temsil edilir. Ya da, bu parti aracılığıyla, ekonomik alana güçlü müdahalelerde bulunabilir. Burada, politika, ekonomik alanı politikleştirmiştir, denilebilir.

Politik alanda sadece "yurttaş" olarak yer alma olanağına sahip işçi, ekonomik alanda tümüyle "iktidarsız" demektir. İş bulma ve bulduğunda kaybetmeme sorunu dışında, diğer sorunlar ikincil hale gelir. Politik alanda, haklarla dolu, ama iktidarsız bir yurttaş konumundadır.

Bu yazının okuyucusu, ekonomik alanda birikmeyen bir güç, politik alanda biriktirilemez mi diye soracaktır. İşsizlik, ya da iş bulanlar için düşük ücretle çalışmak, yoksulluk ve örgütsüzlük, ekonomik alanın özellikleriyse, politik alana güç aktarılamayacak ve bu alanda da tümüyle "iktidarsız" mı kalınacaktır?

Bu durum ve koşullarda, işçi sınıfının ve yakın sınıf ve katmanların örgütsüz ve "iktidarsız" olması durumunda, işçi sınıfı adeta köylü sınıfına dönüşecek (Marks'ın Fransız köylüleri örneğinde yaptığı tespiti kullanırsak), kendini temsil edecek, ya da kendi çıkarlarını dillendirebilecek devlet parti ve örgütlerine, ya da, "populist" diyebileceğimiz partilere akın edecektir.

Politik alana devlet ve popülist parti ve örgütlenmelerin hakim olması durumu, aslında "sınıf" etkisinden arındırılmış ekonomik alana, sınıf etkisinden uzaklaştırılmış bir politik alanın eşlik etmesi demektir. Bu durum, aslında ekonomik alanda yaşanan "sınıfsızlaşma"nın politik alandaki eş zamanlı karşılığıdır.

Fakat, şunu sormak gerekir: Hem ekonomi hem politika alanında "iktidarsızlaşma", en geniş anlamıyla "yönetici sınıf" açısından, tam bir "iktidar" anlamına mı gelir? Doğrusu, bu durumda, "karşı taraf", iktidarından zırnık bile koklatmayan "yönetici sınıf", tarihsel olarak kapitalizmin oldukça gerilerine gitmeye çalışıyor demektir. Hatta, feodal bile değil, köleci antik Roma'ya kadar gitme eğiliminde demektir. Çünkü, hem ekonomide, hem politikada, tümüyle hakim olmak, ya da büyük ölçüde hakim olmak demek, toplumsal ilişkilerin diyalektiğiyle alay etmek demektir.

Anımsadığım kadarıyla, Roma senatosunda bir yasa teklifinde kölelere ayrı ve tek bir elbise giydirilmesi önerilmiş ve itiraz üzerine reddedilmiştir. Köleler, kendi sayılarının çokluğunu anlarlar diye.

Biz de şöyle diyelim: Keşke sınıf bir giysi, bir kimlik olsaydı da, o kadar mücadeleye, kurama, örgütlenme çabasına gerek olmasaydı. Keşke, sınıfı ve sınıf ilişkilerini, kitlenin, yığının, kalabalığın içinden kolayca çekip çıkarabilseydik.

Politik alan, sadece politikleşmiş ilişkiler, sorunlar alanıdır ve bizim alanımız, yoğun bir "politikleşme", "politikleştirme" süreci gerektirmektedir. Güç üretmek ve aktarmak üzere, ekonomiden politikaya, politikadan ekonomiye, "politikleştirme" yoluyla. Ama, bu sınıfsal bir politikleştirmedir, elbette.
...

Devam edeceğiz...