Play it Selo, play it again...



01-06-2015 08:29


Yavuz Alogan

Geçen çarşamba gecesi Ahmet Hakan’ın  CNN Türk’teki Tarafsız Bölge programında Selahattin Demirtaş’ı sazıyla sözüyle sonuna kadar izlemeyi başardım. Başardım, diyorum, çünkü bu türden özel parlatma programları genellikle asabımı bozar, sonuna kadar izleyemem. Sayın Demirtaş da bu durumun, yani özel olarak parlatıldığının farkında olduğu için, sunucunun verdiği isabetli  pasları gole çevirirken biraz kederli görünüyordu.

Sazını tıngırdatarak “Cemalım” türküsünü söyleyen Selo’yu izlerken, aklıma nedense Casablanca filmi geldi. Filmin en dramatik sahnesinde Ilsa (Ingrid Bergman), piyanist Sam’e (Dooley Wilson), “Play it, Sam,” der, “Play it once, for old time’s sake” (Çal, Sam, bu kez eski günler için çal.” Bunun üzerine Sam, “as time goes by” (zaman akıp giderken) şarkısını piyano eşliğinde söylemeye başlar.

Elbette aynı şey değil. Bir kere filmde siyaset sadece bir fon olarak  yer alır. II. Dünya Savaşı ortamında Paris’te bir yasak aşk,  esir kampında tutulan ve ansızın zuhur ederek aşkı imkânsız hale getiren direnişçi bir koca ve Humphrey Bogart’ın kuvvetli karakter artisti olarak canlandırdığı, film boyunca “klark çeken” Rick… Hepsi iyi niyetli olan ana karakterler,  tarihin kurduğu büyük oyunun içinde savrulup durmaktadırlar.

Programda da bizzat söylediği gibi, Selahattin Demirtaş, mitinglerde halkla empati kurarken, dramatik metafor olarak Maho ağa ile Sefil Bilo’ya karşı Kibar Feyzo’yu tercih ediyor. Öyle de olsa, karakterlerin tarihin kurduğu oyunun içinde çok farklı yerlere doğru savrulmaları, PKK/HDP’nin macerasıyla Casablanca filminin ortak yönünü oluşturuyor.   Filmin başlangıç noktası olan aşk, son karelerde trajik bir ıstırap içinde, karanlık bir havaalanından bilinmezliklere doğru başlayan bir yolculukla dağılıp gidiyor. Türkiye’deki Kürt hareketinin de 1970’lerde bir devrim aşkıyla başladığını, şimdilerde emperyalist güçlerin bölgesel çıkarlarıyla yeniden biçimlendirildiğini; biri dağda, diğeri adada tam, öteki ise meydanlarda yarım olmak üzere, iki buçuk güç halinde,  geçmiş ideallerinin çok uzağında, her türlü sınıfsal ve ideolojik yapının üzerinde yer alan bir cennet vaadiyle belirsizlikler pistinin ucunda halay çektiğini görüyoruz. Casablanca filminin son sahnesindeki karanlık, şimşekli savaş bulutları da eksik değil (şu anda aklıma, Ingmar Bergman’ın “7. Mühür” filminin son sahnesinde köy halkının, önde siyah pelerinli ve tırpanlı Deccal, halay çekerek karanlıklara doğru gidişini canlandıran son sahnesi geldiyse de,  anlatması uzun sürer).

II. Dünya Savaşı’nın sonunu bildiğimiz için Casablanca filminin devamında olabilecekler bizim için belirsiz değildir. Fakat  filmin içinden bakıldığında, sonunda bir havaalanında buluşan hayali  karakterler için aynı şey söylenemez. Onlar tam bir belirsizliğe doğru giderler. Bizler de, bugünden ileriyi tam olarak göremeyeceğimiz için, pistin ucunda halay çeken HDP/PKK’nin buradan nereye gideceğini ancak siyasi çözümlemeyle tahmin edebiliriz.

Ahmet Hakan, içi boş, din ağırlıklı (Cemil Bayık: “Peygamberler geleneğini bugün Önder Apo sürdürüyor ve uyguluyor”) sohbeti ikide bir keserek “telefonlar kilitlendi, bir türkü daha çal” dedikçe, Selocan sazının tellerine vurdu. Bu arada “Cemalım” türküsünün sözleri benim kafamda değişim geçiriyordu:

“Seni Nevyork Tayms’ta, Vaşington Post’ta görmüşler/Kır atının sekişinden bilmişler/ Sana barajı geçirtmeye karar vermişler/ Cemalım, Cemalım, algın Cemalım/ Al kanlar içinde kaldın Cemalım.”

Neyse…  Seçim öncesinin bu son yazısını yaşanmakta olan büyük saçmalığa bir katkı olarak farz edin.

yalogan@gmail.com