Periyodizasyon: Emperyalizmin krizi



02-03-2016 08:18


Can Soyer

Tarihte olduğu gibi, siyasette de dönemleştirme (periyodizasyon) önemli bir adımdır. Belirli bir bütünlüğü ele almanın yöntemsel ve pratik uğraklarından biri de söz konusu bütünlüğü tanımlı bir dönemsel bağlamın içine yerleştirmektir.

Özellikle toplumsal ve siyasal süreçlerin incelenmesinde dönemleştirme kritik bir rol oynar. Zira dönemleştirme, hem uzun vadeli yapısal analizin soyutluğunu makul derecede somuta indirger, hem de konjonktür analizinin aşırı somut ve çok parametreli bileşimini anlamlı bir eğilimin görünür olacağı ölçüde soyutlar. Bu anlamda, dönemleştirme, örneğin kapitalizmin temel/yapısal özellikleriyle, belirli bir siyasal/toplumsal konjonktürün anlık dinamiklerini tek bir bütünlükte gösterebilmek gibi bir faydaya sahiptir.

Daha da açık ifade etmemiz gerekirse, belirli bir bölgeye ya da ülkeye dönemleştirme mantığı ile bakıldığında, hem kapitalizmin evrensel yasalarını, hem önde gelen aktörlerin niyet ve beklentilerini, hem de anlık olarak yaşanan siyasal ve toplumsal süreçlerin etkilerini bir bileşim ve eklemlenme halinde saptamak olanaklı hale gelir.

Peki, bugünün dünyasına baktığımızda, bu tür bir dönemleştirme için gerekli verilere ve kuşkusuz böylesi bir dönemleştirme için işlevli olabilecek bir adlandırmaya sahip miyiz?

Elbette, böylesi bir uğraş için gerekli verilerin tümünün bu yazıda toplanması söz konusu olamaz. Ancak, birkaç öne çıkan özellik ve süreklileşmiş gibi görünen eğilim açısından bakıldığında, dünya sisteminin veya emperyalizmin bir dönemleştirme için ipuçları sunduğunu söylemek mümkündür. Nedir bunlar?

***

Emperyalist dünya sisteminin Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından girdiği beklenti ve günümüzde bu beklentinin gerçekleşmediğinin açıkça ortaya çıkması, bu açıdan vurgulanması gereken ilk özelliktir. Sosyalist blokun var olduğu “iki kutuplu dünya” koşullarında, emperyalist kutup, ABD’nin komutası altında toplanmış ve iç bütünlük seviyesi göreli olarak yüksek bir profil çiziyordu. Bu, emperyalist kutup içindeki çekişme ve paylaşım heveslerinin tümüyle sıfırlandığı anlamına gelmiyordu elbette, ancak kapitalist dünya karşısında devasa bir “tehdit” oluşturan sosyalist blokun varlığı, emperyalizm içindeki çekişme ve paylaşımın tansiyonunu düşürüyordu.

İşte, Sovyetlerin çöküşü ile birlikte yükselen beklenti, bu homojenleşmenin daha da artacağı, sosyalizmin geri çekildiği bölgelerin emperyalizm tarafından bir lokmada yutulacağı ve tüm kürenin ABD komutası altında çelik bir disiplin halinde örgütleneceğiydi (ufak tefek uyarlamalarla, dünya komünist ve devrimci hareketinin beklentisi de aşağı yukarı böyle bir şeydi). Açıkçası, 90’lı yılların başındaki emperyalist yayılmacılık da bu beklentiyi olumlu anlamda beslemişti. Ancak, bu ataklığın kısa mesafeli bir depar olduğu, emperyalizmin beklentilerinin sanıldığı kadar kolay gerçekleşmeyeceği ve dahası Sovyetler gibi bir denge unsurunun olmadığı dünya koşullarında çekişme ve paylaşım heveslerini minimumda tutup kuzu kuzu ABD komutasına girmesi beklenen ülkelerin de buna o kadar kolay (veya karşılıksız) yanaşmayacağı ortaya çıktı.

2001’den bu yana emarelerini gösteren, son 5 yılda ise basbayağı belirginleşen ve emperyalist hiyerarşiyi sarsma ihtimali gösteren çelişki ve itişmeler, her şeyden önce, emperyalist sistemin gerçekleşmeyen bu beklentisine bakılarak anlaşılabilir. Sosyalist blokun olmadığı dünya koşullarında, ülkeler arası çekişmenin sistem dışına çıkma ihtimali neredeyse sıfırlanmıştır belki, ama bu türden çekişmeler sistemin yapısal temellerine tehdit geliştirmemekle birlikte emperyalist hiyerarşiyi sarsacak ve çeşitli ölçeklerde siyasal krizlere evriltecek ölçüde dolaysızlaşmış ve birikmiştir.

Emperyalizmin sanıldığı gibi kadir-i mutlak olmadığı, hamleleri ve kazanımları kadar başarısızlıkları ve açmazları da olduğu, bu karmaşık ortamda emperyalizmin krizlerinin derinleştirilmesinin pekala mümkün olduğu tezinin altında, çocukça bir iyimserlik değil, sözünü ettiğimiz bu istikrarsızlığın, giderek bir dönemi tanımlayan özellik haline gelmesi yatmaktadır.

Eğer bir dönemleştirmeye doğru adım atacaksak, emperyalizm bahsindeki ilk sözümüz bu istikrarsızlık, hatta kriz olmalıdır

***

Emperyalist dünya sisteminin dönemleştirilmesi, elbette birçok başka parametrenin devreye sokulmasını gerektirir. Bizim burada bunu eksiksiz biçimde yerine getirme şansımız olmayacak. Ancak bu yönde ortaya konulacak parametrelerin de sözünü ettiğimiz istikrarsızlık ve kriz saptamasıyla örtüşeceğini ileri sürebiliriz.

O halde, istikrarsızlık ve kriz vurgusuyla belirlenen emperyalizme dair dönemleştirme denemesinin, ilk bakışta göze çarpan siyasal sonuçlarına değinerek bitirmek yerindedir.

Her şeyden önce, bahsettiğimiz istikrarsızlık ve krizin, emperyalist sistemi tek başına yıkacak bir enerjiye sahip olduğunu düşünmenin ikna edici verileri yoktur. Hali hazırda dünya üzerinde çeşitli başlıklarda çekişme ve paylaşım hevesleriyle karşı karşıya gelen aktörler, bir bütün olarak emperyalist sistemin küresel işleyişine sonuna kadar bağımlıdırlar. Dikkat edilirse, burada bağlılıktan değil, bağımlılıktan söz ediyoruz ve bu, her tür çekişme ve itişmenin sınırlarını çizen güçlü bir dürtüdür.

Bir yandan karşılıklı bağımlılık, bir yandan da çekişme ve itişme ile resmedilen bu tabloda, küresel güçler dışında bölgesel ve hatta yerel dinamikler önem kazanmaktadır. Bu, kimi zaman büyük güçlerin rekabetine vekalet etmekle, kimi zaman ise bu güçler arasındaki çatlakların sunduğu imkanları değerlendirme çabasıyla kendisini göstermektedir. Yukarıdaki satırlarda söylendiği gibi, hangi biçimde olursa olsun, emperyalist sistemi kökten ve bütünlüklü biçimde karşısına almayan hiçbir siyasal mücadele stratejisi, sistemin dışına çıkma şansına sahip değildir. Öte yandan, dünya siyasetinin kimi ilerici odakları da kendisini bu çatlaklar üzerine bina etmiştir ve bunlarla sol/sosyalist odaklar arasında geliştirilecek ittifaklar/dayanışma pratikleri emperyalizmin istikrarsızlığını arttırma potansiyeline sahiptir.

Daha en baştan bu tür dinamiklerde emperyalist sistemi yıkacak potansiyel yok dedik. Peki, bu dönemleştirmenin devrimci mücadele açısından anlamı ve kıymeti ne olacak o halde?

Basitçe söylersek, istikrarsızlık ve kriz başlıkları yoğunlaşan, hedef ve beklentilerine ulaşmakta zorlanan ve buna karşılık farklı coğrafyalarda yükselen ve birbirine tutunan ilerici odaklar tarafından dolaysız biçimde tehdit edilen bir emperyalizmin, sadece beklentileri gerçekleşmemiş olmakla kalmayacak, iç hiyerarşisinin daha da şiddetli sarsılması ile birlikte yönetme/manipüle etme kapasitesi de zayıflayacaktır.

Bu ise, sosyalist mücadelenin hem yerel ölçeklerde hem de dünya üzerinde emperyalizme karşı yürüttüğü mücadelenin önünde geniş bir kulvarın açılması anlamına gelmektedir. Bahsettiğimiz dönemleştirmedeki istikrarsızlık ve kriz vurgusu, en çok emperyalizmin geriletilip yenilebileceği bir direncin inşasına tanıdığı şansı işaret etmektedir.

Dönemselleştirmenin anlamı da kıymeti de her şeyden önce buradadır.