Pavese’yle gelenler



25-09-2015 07:57


Ali Mert

Tepe geliyor. Tepeler geliyor. Çıkıyoruz. Eşsiz bir manzaraya göz atmanın, geniş bir panoramaya hakim olmanın sevincini yaşıyoruz. Baktıkça farklı şeyler görüyoruz. Bağlar, bahçeler, dereler, ağaçlar... Upuzun ovalar, verimli tarlalar. Birbirine karışıyor hayaller ve gerçekler. Gölgeler ve karaltılar. Yükseliyoruz. En yukarıya kadar... Ve bir an geliyor, düşmeye başlıyoruz. Hatta, baş aşağı çakılıyoruz. Hep beraber. Bir çığlığın peşinde. İçeriden gelen bir haykırışın ya da. Kaynağını, dibini bulana kadar düşüyoruz. Tepe - bir insan sureti gibi -  sırıtıyor yukarıdan, “Ben hep buradayım, geri gel” diyor, bir daha gitmiyoruz, gidemiyoruz.

Bir sohbet ortamı geliyor. Varlıklı, kalabalık, içkili. Kenardan bakıp usul usul dinliyor ve demleniyoruz. Önce ruhlar, sonra bedenler esrimeye başlıyor. Her şey dumanlı. Ne güzel kendinden geçmek, ayaklarını yerden kesmek, dans etmek, eğlenmek... Sahici bir keyif mi peki bu, yoksa sahte mi? Yapmacık mı gülücükler, gerçek mi? Hakiki ve sağlam dostluklara mı dayanıyor ilişkiler, iğreti mi? Sorularla birlikte esrime gidiyor, endişe, sıkıntı ve bir sancı geliyor. Gitmiyor.

Sıradan bir insan geliyor. Meyhanelerde arkadaşları dans edip eğlensin diye gitar da çalıyor. İrili ufaklı atölyelerde tamircilerin yanında çalışıyor, sürekli iş değiştiriyor. Ne işi ne gitarı yeterince para bırakıyor. Kitaplardan değil, arkadaşlarından, yaşamsal ihtiyaçlarından, iş yerindeki doğal güdülerinden, çalışanların ve çalıştıranların birbirine karşı konumundan, o güdülerin ve konumun bir dürtüklemeyle bilince çıkmasından bir şeyler öğrenmeye başlıyor. Mücadeleye katılıyor, savaşıyor sömürüye karşı, içeri düşse de teslim olmuyor, direniyor. Sıradan insan, içimizden en dirençlisi çıkabiliyor. Kalıyor.

Ölüm geliyor. Öz yıkım ya da öz kıyım eğilimi. En mutlu anımızda bile burnunu uzatıyor bir yerlerden. Savaş öncesi, savaş dönemi ve savaş sonrası ruh halleriyle iç içe. Mücadele önce tırmanıp gelişiyor, sonra düşüp geriliyor bir yerlerde. Tepelerdeki insanlar gibi. İçine giremeyen, sadece gözlemleyen ve yazıp duran kişi, hep bunalımın içinde. Dibinde. Büyüyor, büyüyor, büyüyor... gitmiyor hiçbir yere.

Savaş geliyor. Bir de değil, iki tane. Küçük falan da değil, koskocaman. Tüm dünyayı kaplıyor. Tüm benlikleri kapsıyor, hapsediyor. Ateş, duman, barut... öldürüyor, yıkıyor, geçiyor. Çocukluğun geçtiği sokaklarda, masum oyunlar arasında geçmiş aranıyor, sadece molozlara rastlanıyor. Gözler görmüyor ama zihin sürekli işleyip çalışıyor, hatırlıyor. Anlar geçiyor, anılar hep kalıyor. 

Köyler geliyor. İçinden çıkıyorsunuz, gurbete gidiyorsunuz. Terk ediyorsunuz ve uzaklaşıyorsunuz. Bir gün gelir de dönerseniz eğer geriye, daha da uzaklaşıyorsunuz. Mal mülk el değiştirmiş ama bağbozumu, köy şenlikleri, sahtekarlıklar, kurnazlıklar sapasağlam duruyor olduğu yerde. Doğduğunuz yer, büyüdüğünüz yer, ilk sevdiğiniz, ilk seviştiğiniz yer... ama uzaklığa ve yok olmaya yazgılı. Gidici.

Gurbet geliyor. Diğer ağdalı sözcüklerle birlikte. Hasret, özlem, yurt, sıla, sürgün, göç, vuslat, avdet... birikiyor içinizde. Yaşama uğraşı sürüyor bir yandan da. Tüm ağdalı sözcüklerin, gerçeklerin ve zorlukların ortasında, çalışmak, çalışmak, hep çalışmak zorundasınız. Emekçilerin yazgısı. Çöküp gidiyor çoğu, başarılı oluyor pek azı. Başarılısı, başarısızı... hep yalnızlık var sonunda. Fena halde kalıcı.

Doğa geliyor. Ağaçların bin bir çeşit yaprakları, çimenlerin ıslaklığı, rüzgarın ılıklığı, harman yerinin kokusu... Doğadan kopuşumuz geliyor hemen üstüne. Betonun soğukluğu.

Alıntılar geliyor sona doğru. Baba geliyor mesela. “Babam adaletten daha kötüdür” diyorlar “Senin Köylerin”de. Güldürmek ile gitar çalmak arasındaki benzerlik geliyor sonra; “Güldürüyordum onu. Gitar çalmak gibiydi. Güldürmek için, dinleyenleri peşinden sürüklemek için yapılan vuruşlar, sesler, titreşimler vardır” diyor biri “Yoldaş”ta.  Toprak ana geliyor. “Bunalım geçiren biri her zaman toprak çapalar” diyor Pieretto “Tepelerdeki Şeytan”da ve ekliyor; “herkesin anasıdır toprak, çocuklarını aldatmaz.” Son anlatılara doğru, kitapta kurgulanan gerçeklik ile yazarın hayatı arasındaki ilişki geliyor. “Yalnız kalmak, kalabalıktan kaçmak istiyordu; oysa o çevrede yalnız kalınamazdı, yalnız kalabilmenin tek yolu varlığını ortadan kaldırmaktı” diyor yazar, “Yalnız Kadınlar Arasında”. Ve dediğini yapıyor!

Yollar geliyor. Yola çıkınca ilerleyememenin de ihtimal dahilinde olduğunu anlatıyor.

Dağlar geliyor. Dağa çıkınca özgürleşememenin de ihtimal dahilinde olduğunu anlatıyor.

Yolların ve dağların ardından yine hayat geliyor. Kalanlar oluyor. Gidenler oluyor. Bitiyor...