Paradigmaya reddiye



16-01-2016 09:06


Metin Çulhaoğlu

Hangi paradigma?

80’lerde Özal’la başlayıp günümüze kadar uzanan, ülkenin son otuz yılına damgasını vuran paradigma... Genellikle “yıldızlaşan”, “uçuşa geçen”, “herkese sözünü dinleten”, “kimsenin tutamadığı” bir Türkiye vizyonuyla dillendirilir.

Gerçi geçmişte Demokrat Parti’nin “küçük Amerika”, Demirel’in “büyük Türkiye” vizyonu vardı; ama bunlar daha çok kalkınma paradigmasını merkeze alırdı. Türkiye’nin geri kalmışlığını açıkça, olmadı zımnen kabul ederdi. Ülkenin davası “fukaralıkla mücadele” (Demirel) şeklinde ifade edilirdi.

Bölge liderliği, küresel güç olma gibi şeyler ise hiç ağza alınmazdı.

Son otuz yılın paradigması ise başkadır. Artık geri kalmışlık, fukaralık, kalkınma davası vb. bitmiştir ve sıra Türkiye’nin “uçuşa geçmesine” gelmiştir.

***

Nasıl?

Birtakım ayak bağlarından kurtularak… Türkiye’yi içe kapanık ülke olmaktan çıkarıp dünyaya açarak… Resmi ideolojiyi tarihe gömüp vesayetçi anlayışa son vererek… Dünya ekonomisiyle bütünleşerek… AB’ye üye olarak, AB standartlarını içselleştirerek… Karşılıklı diyalog kültürünü geliştirip Türkiye’yi göz alıcı bir “mozaik” yaparak… “Sivil toplumu” güçlendirerek…

Kısacası ülkeye, “liberal bir devrim” yaşatarak…

Son otuz yılın paradigmasıdır ve sürmektedir.

Peki, bu ülkenin solu buna nasıl bakmış, nasıl yaklaşmıştır?

***

Tezimiz şudur: Sol liberalinden sosyal demokratına, Kürt muhalefetinden sosyalistine kadar sol bu paradigmayı şöyle ya da böyle kabul etmiştir…

Çok mu aşırı?

Haksızlık mı ediyoruz?

O zaman açalım: Belirli bir yerden bakıp söz konusu vizyonun Türkiye’nin emekçi halkı, işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin geleceği açısından getireceği olumsuzluklara vurgu yapılması, aslında aynı paradigmanın kabulü anlamına gelir. Yani “Türkiye şuraya gitmeli” diyenlere karşı “Türkiye oraya gidemez” demek dururken “oraya” gidildiğinde ortaya çıkacak olumsuzluklardan dem vurulması, “oraya” gidilmesinin mümkün olduğunu, dolayısıyla paradigmayı kabul etmek demektir.

Biz, reddedilmesi gerektiği görüşündeyiz.

***

O zaman baştan alıp özetleyelim:

Paradigma: “Türkiye şuraya gitmeli…”

Liberal kesim: “Evet, aynen biz de oraya gitsin istiyoruz…”

Sol liberaller: “Oraya hele bir varalım, ondan sonra…”

Sosyal demokrasi: “Türkiye’nin oraya gitmesi zaten sosyal demokrasi demektir…”

Kürt muhalefeti: “Türkiye o dediğiniz yere ancak ademi merkeziyetçilik ve demokratik özerklikle gidebilir…”

Sol/devrimci kesim: “Türkiye benzer bir yere bizim öncülüğümüzdeki bir halk hareketiyle gidebilir… Bu arada AB de emeğin Avrupası olursa hiç fena olmaz…”

Sosyalistler: “Türkiye’nin o denilen yere götürülmesi emeğe ve sosyalizme yönelik bir saldırıdan başka bir şey değildir…”

Özetle, Türkiye’nin “o yere” götürülmek istendiği ve götürülebileceği genel kabul görürken, bir kesim “tamam öyle olsun”, diğeri “olsun, ama şöyle olsun”, bir başkası da “aman olmasın” demektedir.

İyi de, “bu olmaz”, “Türkiye öyle bir yere gidemez, götürülemez” diyen hiç çıkmayacak mı?

Biz, işte tam da bunu diyoruz ve paradigmayı bu anlamda reddediyoruz.

***

Dürüst olalım, açık konuşalım: “Biz zaten en baştan reddediyorduk” ukalalığı yapacak değiliz; “karşı çıkma” boyutu dâhil paradigmanın külliyen reddedilmesi zorunluluğu son 2-3 yıl içinde belirginleşmiştir…

Bugün solun gündemindeki birinci başlık, gerçekleşmesi hiç mi hiç mümkün olmayan bir “liberal Türkiye” vizyonuyla uğraşmak değil, önünü daha da açmaya kararlı görünen İslamcı-faşizan gidiş karşısında ne yapılacağı, bu gidişin nasıl durdurulacağı olmalıdır.

“Durdurma”, reddedilen liberal paradigmanın en azından kimi “değerlerinin” yeniden hatırlatılmasını, el üstünde tutulup devreye sokulmasını gerektirmez mi?

Paradigmayı olduğu gibi, böyle bir “çözümü” de reddediyoruz.

Bir kez daha, “sonunda gene kötü olur” diye değil, olamayacağı için…

AKP rejimi Türkiye’ye, kendisi gittikten sonra yerine düzen içi kim gelirse gelsin kendisinden kopya çekmek zorunda kalacağı bir şekil vermiştir. “İşte, gerçek liberalizm” diye ne gösterilirse gösterilsin, o da kendini AKP rejiminde gerçekleşenlere uyarlamak zorunda kalacaktır.

Sonuçta, AKP rejimine karşı mücadele AKP’nin kendisini aşan uzantılara sahiptir ve eğer “götürülebilirse”, AKP’nin gidişi de yalnızca bir siyasal partinin ve rejiminin “gidişinden” ibaret kalmayacaktır.

“Strateji” deniyorsa, işte size önemli bir “stratejik” ipucu…