Pandeminin ekonomi-politiği ve patent...



28-01-2021 08:13


Nurettin Abacıoğlu

Pandeminin ekonomi-politiğine ilişkin, daha önceleri başka yazılar da yazdım. Bu kez, bu pencereyi bir başka açıdan daha değerlendirmek yerinde olsa gerek.

Şu pandemi döneminde, dünya çapında iki derdimiz var. İlki, halkların bir an önce, bir sürü bağışıklığına kavuşabilmesi için aşılanma ihtiyacının karşılanması; bunun için de öncelikle aşıya ulaşılması.

Bu makul ve insani bir istek, ihtiyaç ve ötesi…

Ne yapıp edilmeli ve bu zorunluluk mutlaka giderilmeli.

Ama nasıl? Veya yoksa bu iş biraz zor mu?

İkinci dert ise, ruhsat izni alarak üretilip, dağıtılmaya başlanan aşılara, ülkelerin ve halkların nasıl ulaşacağı; kefaret bedellerinin karşılanıp, karşılanamayacağı…

Bu fasıl ise, işin dram bölümü ve ne yazık ki karanlık yüzü…

Neden mi dersiniz? Haydi, hep beraber biraz akıl yürütelim…

Birincisi şudur: Bir doz aşı, eşittir belli bir yekûn dolar.

Söz gelimi, Pfizer-Biontech aşısının bir dozunun satış bedeli 19.5 dolardır. Bu, ilgili konsorsiyumun yaptığı açıklama. Bu aşı, bir dünya vatandaşına iki kez yapılacağına göre, şahıs başı satış bedeli 39 dolar oluyor.

Güzel diyelim ve hesabı ilerletelim. Adam başı 39 dolarlık harcamayı Türkçe olarak okursak, hâlihazırdaki dolar kuru üzerinden (1$=7,4 TL), bu meblağ 288,6 TL tutuyor.

Uzmanlar ne diyor? Pandemiyi kontrol altına alıp, ortadan kaldırabilmemiz için, nüfusun en az % 60’ını aşılamak ve böylece bir bağışıklık sağlamamamız gerekiyor. Bir şeyi daha ekliyorlar; bu bağışıklık da öyle sonsuz bir süre falan değil. En azından bir altı aylık dönemi kurtarmak manasında.

İşin o faslına girmeden devam ediyorum.

Bu hesaba bakarsanız, Türkiye nüfusunu da yuvarlak hesap 84 milyon kabul edersek, bu nüfusun % 60’ı eder size yuvarlak hesap 50 milyon vatandaş. Şimdi sıkı duruyoruz; bunun için ne bütçe gerekir; onu hesap ediyoruz. Tam tamına 1 milyar 950 milyon dolar veya 14 milyar 430 milyon TL.

Bir an için insanın içi titriyor. Bu kadar para, eğer Pfizer-Biontech aşısı almış olsaydık, çıplak hesap bu şirketlere ödenecek meblağ idi. Bu aşının saklanma ve depolama koşulları da çok özel niteliğe sahip olduğuna göre ki -80 santigrad derecede özel buzdolapları gerektiriyor; milyarlarca TL bu cihazlara yatırım yapılması lazımdı. Ek olarak ve dahi, şırıngası, lastik eldiveni, pamuğu vesairesi ve bu seferberlik için tahsis edilen sağlık personeli giderleri falan, aşının kendisine ödenmiş meblağ boyutunda başka ek harcamalara olan bir gereksinim tablosu ortaya çıkıyor..

Yani nereden tutmaya çalışsanız, elinizde kalan dehşet dengiz harcamalar kalemleri…

Diyeceksiniz ki, iyi de neden Türkiye’ye getirilen Çin aşısının meblağını örnek vermedin? Bileni varsa hesap ortada. Ben Çin aşısı kaça geldi, geliyor bilmiyorum…

Hani şu aralar en rağbette olan konulardan birisi, artık Türkiye’nin de bir silah üreticisi ve ihracatçısı ülke düzeyine gelmiş olduğu en yaygın olarak konuşuluyor.

Geçenlerde Cumhurbaşkanı, İstif sınıfı firkateynin denize indiriliş töreninde konuşurken dedi ki, Türkiye yıllık olarak 12 milyarlık dolarlık silah ihraç eden bir ülke konumuna geldi. Bunu dinlerken, eğer böyle oluyorsa diye düşündüm; sattığımız öldürücü silahların toplam yekûnunun 1/6,2 si oranında, hayatımızı kurtarmak için alacağımız (veya alamayacağımız) Pfizer aşısına ödeme yapmamız gerekiyormuş. İş kayıpları, insanların açlığa mahkûm olmalarının maliyeti falan bu hesapların içinde elbette yok. Yani bunlar hayli düşündürücü, acı gerçeklikler…

FİKRİ VE SANAYİ MÜLKİYET…

Başlığa hoppala demeyin lütfen. Zira aşı işinin bir diğer yönü daha var. O da fikri mülkiyet dediğimiz fasıl.

Uzun uzadıya açıklama yapmam gerekmiyor, ama şu kadarını yazmalıyım.

Fikri mülkiyet dediğimiz de adı üzerinde fikrimiz, zikrimiz gibi hususlar, aslında bir mülkiyet rejiminin konusu olabiliyor.

Dünyada en kolay işlerden birisi, bilginiz olmasa da fikir yürütmektir. Bazıları bu konuda çok maharet sahibidir. Her konuda malumatfuruşluk, küresel anlamda da sanki alıp yürümüş gibidir. Gerçi bunun yerli ve milli olanında, birincilik herhalde bizde olabilir. Ne ki, mala veya hizmete dönüştürülemeyen fikirler ancak suya yazılmış gibi okunamadan yok olup gider. Yani fikrin, mülkiyet olabilmesi için bunu ya mala, ya da hizmete dönüştürecek bir teknoloji ile ve yine yani bir sanayi etkinliğiyle buluşturmak gerekmektedir. Böylece fikirlerin son tahlilde alınır satılır hale gelmesi de mümkün hale gelir. Bu olduğunda, ne mi olur? Bunun adı buluş olur ve buluşa konu fikir ve mal–hizmet çeşitleri de buluşçusuna ait bir mülkiyet olur. Olup biten bu hadisenin diğer vücut buluş şekli ise, o fikir ve sanayi etkinliği, artık birisinin adına tescillenmiş ve koruma tedbirleri ile düzenlenmiş bir tekel varlığı olup çıkar. Bunun adına da patent denir.

Ciltlerle yazılacak bir konuyu, bu gündelik ağızla tarif ettiğimi varsayarak devam edelim…

Aşı bir çeşit ilaçtır. Hayat kurtarır, koruyucu özelliklere sahiptir. İnsan sağlığı için vazgeçilmez mallar arasındadır.

Öyleyse, şu hakikate ulaşırız ki, o insanlığın sağlığına yararlı olan ürünlerin tümü birer paten ürünüdür. Kuşkusuz patenler süresiz falan değildir. En az yirmi yıl ömürleri vardır ve veri koruma-münhasiriyet gibi hukuki düzenlemelerle bu süre bir beş-sekiz sene daha uzatılabilir. Sonra patent süresi biten ilaç ve aşıların üzerindeki tekel mülkiyet rejimi kalkar ve açık bilgi haline gelir. Bu sefer de kopyalanabilen ürünler veya jenerik ürünler haline döner.

Patent sahibi olan firmalara buluşçu firmalar falan da denir.

Böyle bir patentli ürüne sahip olabilmek için bir ilaç firmasının Ar-Ge dediğimiz araştırma, geliştirme çalışmaları sürdürmesi gerekir. Ar-Ge işi çok yatırım ve çaba gerektirir. Teknolojik yatırım dışında, potansiyel ürün olabilecek maddelerin keşfi harcamaları işin en büyük kısmını oluşturur. Uzun soluklu yıllarda, her on bin molekülden ancak birisi ilaç olma şansını yakalar; istatistiklere göre en az sekiz yüz milyon dolara bir buluşa kavuşulmuş olunur ve işte tombala faslı burasıdır. Pazarlama teknikleri yardımıyla, artık tekeli olduğunuz ve satış fiyatını da çeyrek asır kadar belirleyebildiğiniz ürün, tedavi protokollarının içine girer ve muazzam karlılıkta cirolar oluşturulur. Devasa kadroların istihdamını da gerektirir.

Laf uzamasın bu son aşı araştırmaları ve çalışmaları da böyle bir süreçten süzülerek gelmiştir. Hem de Pandeminin getirisi olan ve çok kısa süreli araştırmalardan sonra zorunlu ruhsatlara kavuşarak…

Gelmiş olması iyidir, hoştur ama aşıdan sağlanacak fayda, parayı verenin düdüğü çalması ile bitişiktir.

Yani Pfizer-Biontech aşısını tekrar örnekleyecek olursak, bu aşının keşfi için ortalama buluş harcaması olarak düşünülen 800 milyon dolarlık harcama baz alınacak olursa, sözgelimi Türkiye’nin satın alması gereken 1 milyar 950 milyon dolar eğer firmaya ödenmiş olsaydı, konsorsiyum firma bir tek ülkeye satışla bile, yatırım, üretim harcama sermayesini çoktan çıkarıp kara bile geçmişti. Nitekim gerçekleşen karlılıkta Türkiye’nin bir dahli olmasa bile başka ülke ödemeleriyle bu karlılık çoktan oluştu ve bitti.

Demek ki neymiş, insanlığa yararı tartışılmayacak olan aşı bir mülkiyet ürünü olarak, ilgili kuruluşa hortumla değil, büyük su künkleriyle dolar akıtmaya başlamıştır ve tekel olarak uzun yıllar da bunun sahibi olarak devam edip gidecektir.

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ…

Bu örgütün adının İngilizce kısaltması WTO’dur (World Trade Organization). Yabancı kaynaklı makale ya da raporlarda zaman zaman görülen bir ironi de vardır. Kimi yazarlar buna İngilizce Whose Trade Organization (Kimin Ticaret Örgütü) diyor. Kimin olacak büyük sermaye devlerinin, holdinglerin, çok uluslu şirketlerin. Kısaca sistemin. Adını bir daha yazmanın ne mahsuru olabilir; kapitalist emperyalizmin.

Örgütün kuruluşu için çok merak edenleri en kestirme Vikipedia’yı öneririm; meraklısı malumat sahibi olabilir. Örgütün anayasası, dünya ticaretini düzenleyen GATTs anlaması ve Uruguay rauntlarında yapılan düzenlemeler manzumesi içerisinde vücut bulmaktadır. Bunun ilaç işleriyle alakalı düzenleme mevzuatı ise TRIPS anlaşması içinde yazılı bulunmaktadır.

WTO, küresel kapitalizmin teminatıdır ve hani şu ticari yaptırım, ambargolar falan lafları esasen hep WTO anayasasına göre emperyalist ülkelerin yürürlüğe soktuğu işler arasında bulunmaktadır.

BULMACA BİRLEŞİYOR…

Tekrar aşı işine dönüyoruz…

Bu dev uluslararası şirketlerin, ulusal anlamda merkezi olan devletler, neredeyse tamama yakın biçimde, hep kuzey yarımküre merkez ülkeleridir. Başını elbette ABD çeker. Nitekim Pzifer, ABD’nin başta gelen marka uluslararası şirketi olarak şimdiki tablomuzda en önde oturmaktadır. Mesela başka hangi ülkeler var: Kanada, İngiltere, AB ülkeleri (Almanya, Fransa en başta olanları), Japonya. Bu mihver ülkeler dışında Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan falan…

Kuzey yarımkürenin aşı ihtiyacı, dünyada aşılanması gereken nüfusa yetecek olan aşı miktarından daha fazlasını, çoktan depo etmiştir. 196 BM üye olan ülkenin 114 ü şu anda aşıya para ödeyebilecek olsa bile, üretim-dağıtım zincirinin içinde ne yazık ki bulunamamaktadır.

Yani emperyalist kapitalizmin aç gözlülüğü, esasen kanser hücreleri gibi kendilerinde depoladıkları aşıdan sonra, dünyanın aşılanmasının da önüne geçecek ve sürü bağışıklığının küresel anlamda tesisini çok zora sokan bir egoizm içine yuvarlanmışlardır.

O batı ülkelerinin kimisinde, kimi kuruluşlar ile birkaç doğu ülkesi en azından bu KOVID aşısında patent hükümlerine karşı çıkmakta ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla, hem bilgilerin ve hem de üretim tekniklerinin açık hale gelmesini ve aşı ihtiyaçlarının ülkeler açısından bu biçimde karşılanmasını talep etmektedir. Ne ki bunlar, karada kürek çekmekten öteye gitmeyen girişimler olmaktan başka bir işe yarayamamaktadır. Pfizer bu tür girişimleri güçlü bir biçimde savuşturma becerisini göstermektedir.

Türkiye’nin Çin aşısı muamması neden sürüyor olabilir? Sipariş için geç kalınmasından ziyade, maliyeti bakımından sorun yaşanmış ve dolayısıyla gecikerek Çin’e yönelmiş olmak bir ihtimaldir.

Kuşkusuz Çin aşısına ilişkin türlü, çeşitli spekülasyonlar da bulunmaktadır. Esasen bu aşının güvenlilik sonuçları için yeterince çalışma ikmal edilmemiş olsa bile, ölü aşı olması, olası yan etkileri bakımından bir emniyet faktörü olarak değerlendirilmelidir. Yeter ki bulunsun ve geldi, geliyor haberleri bir son bulsun…

Aşı bulunduğunda, mutlaka aşılanmak gerekmektedir. Halkımız gereksiz kahramanlıklara bayılır. ‘Bana dokanmaz’ kahramanlığına kalkışmak, abesle iştigaldir. Sıra falan her ne düzenleme varsa, uyulmalı ve bir an önce aşı olunmalıdır.

O yaldızlı laflarla yere göğe sığdırılamayan anlı, şanlı firmaların insanlık hayrından daha ziyade, tekel karına meftun olduklarını unutmadan…

Siz siz olun maskenizi takın; en az iki kol boyu mesafede kalın ve ellerinizi falan yıkayın.

En bedava korunma yolu şimdilik bunlar. Bunları yapın ve itikadınızı, tevekküle durup, şükretmek yerine, başka bir dünya olabileceğine ve bunun da ellerimiz de olduğuna bir değiştiriverin. Yani bu sefer de pandeminin öğrettiklerini bari hiç unutmadan…

nuriabaci@gmail.co