Pandemi ve 'bir hazin hürriyet'…



03-09-2020 08:42


Nurettin Abacıoğlu

Pandemi mücadelesinde gelinen nokta, yoksa bir hazin hürriyet mi?

Türkiye’nin bir tabip örgütlenmesi var! Tıpkı diğer sağlık meslek örgütlenmeleri gibi…

İronik olarak, hepsi birer hazin hürriyet savaşçısı…

Bu örgütlerin üyeleri, öyle savaşçı kıyafetinde kadrolar falan değil. Hepsi mesleklerinin rengi olarak beyaz önlük giyiyorlar. Laboratuvar ya da klinik önlükleri.

Beyaz oldum olası barışı, sağlığı, insan esenliğini sembolize eden bir renk olmuştur. İşte bu savaşçılar, insan esenliği için beyaz kıyafetlerinin içinde ve vicdanlarında, ettikleri yemine taparcasına sahip olarak, din, dil, ırk, milliyet, inanç ve siyasi düşünce farkı gözetmeksizin insanlığa hizmet için her daim görev başındalar. Hem de zamana bakmaksızın, hem de kendi özel yaşamlarını hiç yaşayamadan. Hem de değil yorgunluk, yüzlerindeki gülümsemeyi hiç eksiltmeden. Öyle de öylesine de uğraşıp duruyorlar. Düşünürseniz bu uğraşın bir karşılığı yok. Karşılığı olamayacak hizmetler için edilmiş yeminlerinden başka... Olsa olsa bir beklentileri olabilir. O da gözlerde uçuşan küçücük bir sıcaklığın teşekkür izleriyken bir de darp edilme ve hatta öldürülmeleri işin başka bir cephesi olup çıkarken…

2 Eylül günü, Türk Tabipleri Birliği bir açıklama yapıyor ve diyor ki: “Beş sağlık çalışanını daha yitirdik. Canla başla mücadele ediyoruz ve ölüyoruz…”

Ve ölüyoruz…

Ve ölüyor…

Ve ölü…

Ne acımasız bir çaresizlik girdabıdır…

Ölüler ve ölüler. Bizim ölülerimiz…

Canımızdan kopanlar; beraber sürdürdüğümüz hayattan, başkalarının hayatını kurtarmak için sürülüp çıkma kaderiyle maruf, kaybettiklerimiz…

Başkaları da biz. Bizim ölülerimiz ya da biz, hep beraber ölüleriz…

Neyin şeysi olan, nedir?

Pandemi, 11 Mart 2020 tarihinde zuhur etti bu coğrafyada. İlk Covid hastası, istatistiklere o gün düştü. Sonrasını bir biçimde hep beraber yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.

Hasta sayısı nasıl olağan istatistikse, bir de baktık ki, ölenler giderek daha sıradan istatistik olup iyice silikleştiler toplum algısında ve hafızasında. Hatta pandeminin ilk günlerinde, kaybettiğimiz sağlıkçıların adlarını bir çırpıda sayabilirken, şu günlerde değil adlarını, sayılarını bile kısa erimli hafızalarımızda tutamıyoruz…

İnsan ölümünün istatistikleşmesi, ne hazin hürriyettir aslında. COVID’den, “bugün ölenlerin sayısı şu kadar” haberleri, nitelik olarak nasıl da önemini kaybetti. Sadece nicelik olarak, belki daha ürperir hale geldik. Eyvah Azrail yine iş başında diye.

Herkesin yaşadığı ve “yeni normal” algımızın içine yerleştirilen pandemi safahatını anlatacak değilim. Virüsün keşfi üzerine yapılan çalışmalarla, tedavisinde kullanılacak ya da kullanılan ilaçlardan, tedavi protokollerinden bahsedecek hiç değilim. Adeta, yarın kullanmaya başlayacağımız algısının pekiştirildiği aşı haberleri falan ise, asla konum değil.

Şu anda, halen en geçerli sağlık tedbiri, başta ellerimiz olmak üzere beden temizliği ve hijyenine uymak, maske takmak ve fiziksel (kimileri sosyal de diyor) mesafeyi korumak ve mümkünse evlerimizde kendimizi güvenceye almak.

Dün böyleydi; bu gün de budur!

Yani bu saptamalar ve pandemi mücadelesinin asal değerleri ve en güçlü korunma faktörleri, halen bunlar.

Oysa maskelerin nasıl bir giyim aksesuarı haline getirildiği örneklerini, duyarlı olanlarımız, nasıl da çaresiz bir acıyla izliyor.

İlk dalga mücadelesi göreceli başarılı görünüyordu.

Evde izolasyon; sokağa çıkma yasakları; risk gruplarına dayalı önlemler; üretim süreçlerinde işi durdurma dahil tedbirler ve falan, falan…

Sonra yaz geldi, karpuz kabuğu suya düştü. Geçmedi ama hadi biraz gevşeyelim ve bakalım ne olacak zorunlulukları…

Şeysi olan bir yığın nedene karşı, acaba “sürü bağışıklılığını kazandık mı” sorusunu deneyimleme döneminin başlangıcı.

Bir örnek olsun; şimdi Ayasofya diyeceğim. Derdim, kimilerinin ibadet hürriyetine dil uzatmak değil; ama öğünerek dünyaya ilan ettiğimiz üç yüz elli bin kişilik namaz merasimininden sonra, pandeminin ikinci dalga yükselişine giriverme manzarası… Yani düşünüyorum işte…

Ankara, pandemi krizinde. Salgında dramatik artışların, buradan İstanbul’a taşınanlarla ilişkisini hesaplama, sadece bir bilimsel kaygı mı acaba, yoksa yalın bir gerçeklik mi?

Kim bilir; belki de siyaseten önemi olmayan sadece bir şeysi parametresi işte…

Pandeminin iki yüzü…

Pandeminin bir yüzü sağlıkla ilgili. Hem bireysel hem de toplumsal açıdan sağlığın hem korunması ve hem de enfeksiyonun sağaltılması. Zurnanın son deliği burası; zira pandeminin ikinci yüzü olan iktisadi problemler bu noktadan sonra kendini gösteriyor. Ekonomiyi durdurmaya kalktığınızda, toplumsal yaşam da top atan kavununa dönüyor.

Çalışma hürriyeti yoksa yani iş yoksa… aş yok; hayatı sürdürecek imkânlar yok…

Tamam da sosyal izolasyonu kim nasıl, ne yapacak; nasıl edeceğiz bu şeysi işleri…

Sadece ahaliye, uyun demekle olmuyor işte.

Beklenir ki, devlet denilen koca aygıt, bunları karşılasın. İşte o da bir yere kadar ve devletler de bir yerden sonra pandemi koşullarına uyun çağrısından başka, bir işlevsellik sunamaz hale geliyorlar.

Kısaca ekonomi-politik işte…

Geçen hafta yazısında “İki elin sesi” başlığıyla biraz üst perdeden de olsa, bunları anlatma çabasında olmuştum. Okuyanı olduysa, ne çıkarsama yapmıştır bilemem. Oysa o anlatılanlar babında da zurnanın son deliği, şu iktisadi sistemin, yani kapitalizmin vazettiği eşitsizlikten başka bir şey değildir işte.

Bilimcilerin feryad û figanı…

Pandemi başlangıcının önemli adımlarından birisi, mücadeleyi bilimsel olarak yürütecek bir bilim kurulunun oluşturulmasıydı. Seçilen bir heyet oldu. Değerli hocalar, tavsiye kararları aldılar ve mutlaka, halen almaya devam ediyorlar. Kurul, Sağlık Bakanının başkanlığında ne oluyor; ne yapılması gerekiyor; hep bunları görüştü ve görüşmeye de devam ediyor.

Ne ki tablo giderek değişmeye başlamış durumda.

Kıymetli kurulun değerli hocaları, televizyon ekranlarının değişmezleriydi karpuz kabuğu suya düşmeden önce. Her gece hararetle hepsini bütün televizyon kanallarında sırayla izliyorduk. Şimdi salgın, ikinci pikini, şedit bir biçimde gösterirken, bu programlar “prime time-yoğun zaman” olmaktan hayli uzakta. Zira kimi kurul üyeleri, bazen programlarda, bazen de özel demeçlerde sözümüz dinlenmiyor demeye başladılar.  Onun yerini, turizm haberleri aldı ve hava meydanlarının, binlerce turisti karşılama manzaralarını seyreder olduk.

Tabii, turist gelecek ve döviz girecek. Ekonomi açısından taze paraya ihtiyaç önemli. Ama Corona Efendi kendi bildiğinden hiç caymıyor.

Dönelim bilimcilerin feryad û figanına. Bu aslında hicap duyulacak bir durum. Bilimsel gerçeği, birileri hem konuşacak ve hem de bilimsel gerçek konuşulduğu halde dinlenmeyecek. Bu nasıl bir paradokstur böyle?

Kurul, silah zoruyla oluşturulmadı. Bir davet yapıldı ve dendi ki, sizleri muteber bir heyet olarak seçtik; gelin beraber çalışalım ve bu salgını sizlerin görüş ve yönlendirmesiyle çözelim. Buna kim ne diyebilir! Seçilenler böylece onurlandırıldı da… Bu onursal görevin temeli de ortaya koyulacak bilimsel görüşlerin, pusula diye alınacak olmasıydı ve siyaset kadroları da bu görüşler ışığında karar verecekti. İlk dalga mücadele performansı, bunun büyük ölçüde hayata geçtiğini de gösteriyordu. Oysa kimi kurul üyeleri, sözlerinin siyasi kadrolarca dinlenmediğini ifade ederek, salgın seyrinin çok daha ağır riskler içerdiği noktasına geldiğini söylüyor… İyi de o zaman, “nasıl yani?” diye, bu kurul üyelerine sormak gerekiyor! Madem dinlenmiyor; siz ne yapıyorsunuz?

Ağustos ayı içinde, bir turizm heyeti Almanya’ya gidip, salgın riski düşük ülke olarak kabulümüz ile Alman turistlerin Türkiye’ye gelişleri hususunda görüşmeler yapmıştı. Kimi basın organlarında bu görüşmelerin sonucuna ilişkin yansıyanlar çok ilginçtir. Tevatür mü bilemem ama, Almanlar, Türkiye’nin resmi istatistiklerine itibar etmemişler. Nedenini de şöyle açıklamışlar: Tedavide kullanılan ilaçlar ve ilaç etkin maddeleri, Türkiye’de üretilemiyor. Almanya’dan yapılan ilaç ithalatına göre, Türkiye’de aktif hasta sayısının elli bin civarında olduğu hesap ediliyormuş. COVID’den dolayı, iyileşenler dışında, ölüm insidansı yüzde 1,2-3 arası olmasına dayalı, ölen hasta sayısının altı, on beş bin olması da gerektiğinden, Türkiye riskli ülke olarak mütalaa edilmekteymiş. Bakanlığın günlük raporlarının veriliş biçimine bakıldığında ve durum buysa, ölüm sayıları da artık açık olarak gösterilmiyor. Yani istatistiklerde de acaba bir sorun mu var sorusu akla geliyor.

Geçtiğimiz hafta, gerek Ankara ve gerekse İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanları, verdikleri demeçlerde, şunları söylediler: “Belediyeler, cenaze hizmetleri yapan kurumlar olarak COVID dâhil bütün ölüm raporlarını görüyor ve düzenliyor. Türkiye için resmi COVID ölüm raporları, gerçeği yansıtmamaktadır. Zira bu iki kentte pandemiye ilişkin günlük ölüm sayıları, yüzlerin üzerinde (onlar sayı veriyor; ama ben böyle ifade etmiş olayım).

Sorun büyük; sıkıntı büyük. Bir de resmi bildirimlere, toplum katında önemli bir inanmama gelişti.

Bilim Kurulu üyelerinden bazılarının demeçleri de buna eklenince, kaygılar daha da artmış oluyor.

O zaman soru şudur: Atanmış kurul üyeleri olarak, silah zoruyla atanmadığınıza göre ve sözünüz de dinlenmiyorsa, şikâyet edeceğinize, şimdiye değin paylaştığınız sorumluluğun başka bir gereğini yerine getirin. İstifa denilen bir mekanizma var.

Tabii bu üyelerin kişisel tercihi diye düşünen çıkabilir. Hatta Kurul içinde kalıp, içerden mücadeleye devam gibi taktiksel bir düşünce geliştirmeyi uygun bulanlar da olabilir. Ancak, bilimsel gerçekler, siyasi kararların taktiklerine bırakılacak hususlar da değildir. O takdirde, ortaklığınız devam eder ve ortada bilim falan kalmaz. Hani bilimcinin en büyük erdemi sonunda ölüm bile olsa, sonuna değin bilimini savunmaktır ya!

Kısacası, yaşanan sistem eşitsizlik üretiyor. O nedenle de vahşi kapitalizm diye anılır. Belki bu yazı öncekini tamamlar ve anlaşılması bakımından çok daha sade olmuştur şimdi.

Kuşkusuz, son söz daha bağlanmadı…

Ne ki Nazım’ın dediği gibi…

Şimdilik…

“Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.”.

nuriabaci@gmail.com