Ortak mücadele ve sol odak



03-09-2014 09:45


Can Soyer

30 Ağustos’ta Ankara’da gerçekleştirilen ve sosyalist hareketin ve mücadele örgütlerinin temsilcilerinin, aydınların ve akademisyenlerin bir araya geldiği toplantı, önümüzdeki dönemde ortak bir mücadele zeminine duyulan gereksinimin nasıl karşılanabileceğini gündemine almıştı. Toplantının değerlendirmesini katılımcıların yapması daha doğru olacaktır elbette, ancak toplantı sonunda önümüzdeki günlerde tekrar bir araya gelinmesi kararının alınmasından, ilk buluşmanın verimli geçtiğini ve söz konusu gereksinimin nasıl karşılanacağına dönük mesainin süreceğini çıkarsayabiliriz.

Toplantının değerlendirmesini katılımcılara bırakmış olsak da, Türkiye’de ortak ve güçlü bir muhalefet cephesine, AKP karşıtı mücadelenin temsiliyetini üstlenecek bir sol odağa duyulan gereksinim hepimize aittir. Dolayısıyla, her birimizi ilgilendiren boyutları nedeniyle konunun tartışılması kaçınılmazdır.

Türkiye, en genel hatlarıyla özetleyecek olursak, birçok çelişkinin üst üste bindiği, farklı toplumsal tepki ve kaygıların birbiriyle örtüştüğü, bu anlamda mücadelenin tekil başlıklarının bütünleştiği bir özel dönemden geçmektedir. AKP, rejimin bütününü kendi cisminde kaynaştırdıkça, oluşabilecek her türlü tepki ya da kaygının da tek muhatabı haline gelmiştir. Bu dönem, en basit görünümüyle, AKP ile halk arasındaki karşıtlıkta ifadesini bulmaktadır.

Diğer bir deyişle, AKP, günümüz Türkiye’sini anlatan topaklaşmanın bir kutbunu oluştururken, karşı kutupta farklı talep ve arzularıyla geniş bir halk kesimi bulunmaktadır. Çevre, kent, kadın, gençlik, eğitim, sağlık, özelleştirme, gericilik, akla gelen hemen her mücadele başlığı, doğrudan AKP iktidarının karşısındaki bir konumlanışla özdeşleşmiştir. Bu örtüşmenin bir başka anlamı ise şudur: Türkiye’nin herhangi bir sorunu söz konusu olduğunda, dolaysız bir biçimde AKP’yi karşısına almayan hiçbir mücadele ve muhalefet stratejisinin varlık şansı kalmamıştır.

Dolayısıyla, hem Türkiye’nin biriktirdiği siyasal ve toplumsal çelişkiler hem de AKP’nin uygulamakta olduğu iktidar stratejisi, sosyalizm mücadelesinin AKP karşıtlığı zemininden ve ekseninden hareket etmesini dayatmaktadır.

Fakat bu saptama, beraberinde birçok tartışmayı da getirmektedir. Bunların başında ise, AKP karşıtı mücadelenin hangi siyasal kulvarın öncülüğünde yürütüleceği ve ne tür bir örgütlülük biçimi kazanacağı gelmektedir.

Mevcut rejim koşullarında AKP’nin bir kutup haline gelmesi, bir yanıyla toplumsal ilişkilerden doğan tüm muhalif enerjinin kendisini hedef almasına yol açarken, diğer yandan da farklı başlık ve gündemlerin ortak bir siyasal zemine yerleşme eğilimini artırmaktadır.

Bu, kuşkusuz, AKP’nin yönetme tarzına münhasır bir durum olarak değerlendirilemez. Neoliberal azgınlığın bir norm halini aldığı dünyada, sömürü ilişkilerinin toplumsal yapının her hücresine nüfuz etmesi, tüm toplumsal ilişkilerin kar ve rant ekseninde yeniden kurulması, bu anlamda sermaye egemenliğinin hem derinleşmesi hem de yaygınlaşması uzun zamandır gözlenen bir durum. Bu dikey ve yatay genleşmenin bir sonucu olarak, çeşitli gündemlerde daha önceleri dolaylı ya da örtük biçimlerde saptanabilen sınıf çelişkileri, giderek daha dolaysız ve açık halleriyle görünür olmaktadır.

Daha açık bir ifadeyle, kuram ve tarih bilinci perspektifiyle bakıldığında her biri sınıf çelişkisi ve sınıf mücadelesi ile dolaylı bir biçimde ilişkili olan kimi gündemler, bugün artık doğrudan doğruya sermaye birikim biçiminin somut sonuçları halinde değerlendirilebilmektedir. Bu nedenle, işçi sınıfının üretim süreci içerisindeki mevcut koşullarının yanı sıra, mesela laik eğitim, kent içi ulaşım ya da sağlıklı bir çevre hakkı gibi başlıklar da sınıf mücadelesinin gündemleri haline gelmektedir.

O zaman, yukarıdaki sorunun ilk kısmına, yani AKP karşıtı mücadelenin hangi siyasal kulvarın öncülüğüne gereksinim duyduğu sorusuna verilecek yanıt açıktır. Yaşadığımız bu özel dönemde, sosyalizm sadece daha iyi bir toplumsal düzen olduğu için değil, esas olarak AKP rejiminin tek ve biricik karşı kutbu olduğu, olabileceği için sosyalist mücadelenin güçlendirilmesi ve toplumsallaştırılması gerekmektedir. An itibariyle sosyalizm, tarihten aldığı gücün ve haklılığın ötesine taşmış, acil ve yakıcı sorunların en gerçekçi çözümü haline gelmiştir. Bu anlamda, sosyalist hareketin toplumsal mücadelelere öncülüğü, siyasal, ideolojik ve pratik karşılıklarının hızla yaratılması gereken bir zorunluluğa dönüşmüştür.

Sorunun ikinci kısmını ise, bu saptamalardan bağımsız düşünmek olanaklı değildir. Evet, sosyalizm bugün toplumsal mücadelelere öncülük edebilecek, toplumun çok çeşitli talep ve beklentilerini yanıtlayıp onları daha ileri hedefler doğrultusunda harekete geçirebilecek yegane siyasal kulvardır. Fakat bunun yolu, sosyalist hareketin etrafındaki tüm dinamikleri kendisine indirgemesi ya da kendisiyle özdeşleştirmesi anlamına gelmemektedir. Böylesi bir beklenti, farklı köken ve niyetlere sahip dinamiklere, özgün bir içeriği ve tarzı dayatmanın ötesinde, uzun yıllardır pratik olarak deneyimlediğimiz gibi başarılı da olamamaktadır. Dahası, öncülük fiili, siyasal, ideolojik ve örgütsel olarak tekleşmiş bir toplumsallığı yönlendirmekten çok, farklı ve çeşitlenmiş toplumsal dinamikleri, çok katmanlı ve hayli karmaşık süreçleri, bir toplumsal özne olarak işçi sınıfı ve işçi sınıfının tarihsel çıkarları etrafında harekete geçirebilmeyi ifade etmektedir.

Bu tarif, sosyalist hareketin titizlikle ve kıskançlıkla sahip çıkması gereken zemini de göstermektedir. Sosyalizm mücadelesinin, çok çeşitli toplumsal dinamiklerle temas kurup, onları sınıf mücadelesinin yönlendiriciliğine kazanması ne kadar zorunluysa, bu süreçte sınıf siyasetinin ilkesel ve taktik kazanımlarını, kuramsal, siyasal, ideolojik ve programatik hattını koruyup güçlendirmesi de o ölçüde zorunludur. Eğer sosyalist mücadelenin kendisine “indirgeyeceği” ya da kendisiyle “özdeşleştireceği” bir dinamik varsa, o da başat olarak işçi sınıfı ve emekçi halktır. Dolayısıyla, sosyalizm mücadelesinin taşıyıcıları, farklı toplumsal dinamiklerle ne onları içeriksizleştirerek ne de onlara dönüşerek temas kurmalıdır. Sosyalist hareketin ödevi, sınıf mücadelesini başkalaştırmak olmadığı gibi, onu toplumun tüm dinamiklerinden yalıtmak da değildir. Bir sınıfın çıkarının tüm toplumun ortak çıkarı haline gelmesi de, esasen böylesi bir karmaşık süreci ifade etmektedir.

Bu tablodan çıkan sonuç ise, AKP karşıtı mücadelenin, sosyalist hareketin ve sınıf siyasetinin öncülüğünde, bir halk mücadelesine dönüşmesi gerektiğidir. Bir başka ifadeyle, mücadelenin mümkün olan en geniş halk katılımıyla ilerletilmesi ve bu yapılırken de AKP karşıtı toplumsal dinamiklerin sınıf siyasetinin yörüngesine çekilmesi başlıca görevdir.

İşte, sözünü ettiğimiz toplantıya önem kazandıran gerekçe ya da arayış da, esasen bu gereksinimi karşılamak olmalıdır. Bugün içerisinde sosyalistlerin de yer alacağı geniş bir mücadele cephesi, toplumsal dinamiklerin çeşitliliğini ve özgünlüklerini koruyabilecek, fakat aynı zamanda sosyalizm düşüncesini geniş bir yüzeyle ilişkilendirebilecek en akılcı model olarak görülmektedir.

Böylesi bir model, bir yandan her sosyalist öznenin kendi siyasal ve örgütsel varlığını sürdürmesine, hatta güçlendirmesine izin verirken, bir yandan da yerel inisiyatiflerden tekil gündemli platformlara kadar birçok dinamiğin buluşmasına zemin oluşturabilecektir.

Eğer mevcut örgütlü siyasal öznelerin yanı sıra, çevre katliamına karşı kurulmuş bir köy derneğinin, kentsel dönüşüme direnmek için bir araya gelmiş bir yerel inisiyatifin, uyuşturucuyla mücadele etmeye çalışan bir gençlik oluşumunun, kadın cinayetlerinin hesabını sormak için yan yana gelmiş bir grubun ya da imam hatip dayatmasına karşı çıkan bir ebeveyn topluluğunun da AKP karşıtı mücadelenin bileşenleri haline geldiğinde ısrarcıysak, bu mücadelenin kendisini görünür kılacağı örgütlülük biçimini de yaratmak zorundayız. Mücadelenin başlıkları ya da hedefleri konusunda ortaklaşanların, üzerine basacakları somut zemini de ortaklaştırmaları kaçınılmazdır. Bu zeminin, adıyla sanıyla bir “sol odak” anlamına geleceği de açıktır.

Bu örgütlülüğün nasıl kurulacağı ve hayata geçirileceği ise, hem ikinci toplantının katılımcılarının hem de erişebildiğimiz her olanakta konuyu tartışması gereken bizlerin kolektif çabalarının sonucu olacaktır.