Ortadoğu ve Doğu Akdeniz rüzgârları-04: Münhasır ekonomik bölge…



27-02-2020 09:08


Nurettin Abacıoğlu

Bu yazı, bir köşe yazısının boyutunu, okuma sınır ve sabırlarını muhtemelen aşar.

Muhtemelen de okuyucu, bu denli teknik bir yazıyı okumaktan sıkılabilir. Ne ki, olan bitenin tarihsel geri planını anlamak için belli bir malumat düzeyine de sahip olmak gerekir.

Önce alanın hukukçularından özürle söze başlamak adaba ve ahkâma uygun olacaktır. 

Bu yazı sadece münhasır ekonomik bölge (MEB) kavramının tanımıyla sınırlı tutulacaktır. Böylece Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ne yaptığı, neden kimi sondaj faaliyetleri ile ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve ittifaklarıyla sorunlar yaşadığı, neden Libya’da bulunduğu ve Libya ile MEB anlaşmasının ne anlama geldiği gibi başlıklar bundan sonraki tefrikaların konusu kılınabilecektir. 

Öyleyse buradan devam edelim diyelim…

***

Özet tarihsel bakış

Ortadoğu jeopolitiği, kara kıtası ve karasularıyla, tarihsel bağlamda her çağda en çok ilgi çeken ve toplumsal mücadelelerin en yaygın görüldüğü coğrafyaların başında gelmiştir. 

Akdeniz’in etrafına konuşlanmış iki dev kıta var. Bunlar, Avrupa ve Afrika kıtalarıdır. 

Küçük Asya diye nitelenen Anadolu ise, kıtasal bir yarımada olarak, her iki kıtayı, karasal uzantısı olan Ortadoğu ile birbirine bağlıyor. 

Böylece, bir içdeniz olan Akdeniz’in çevresinde, gelen geçen büyük uygarlıklar, dünya tarihinin büyük ölçüde bu coğrafyada şekillenmesine neden olmuş durumda. Bölge, bugün de bu konumunu koruyor. Yani tarihi bir egemenlik ve hegemonya mücadelesi halen devam ediyor.

Hegemonya aparatları, sadece bölge coğrafyasındaki toplumlarla sınırlı değil. Onun uzağına düşmüş ülkeleri de bir anafor gibi içine çekiyor. Akdeniz’e bağlantısı olmayanların bazılarını sayarsak, başta ABD, Rusya, İngiltere, Çin gibi ülkeler, yeni bölge aktörleri olarak varlık göstermeye çabalıyor. Bölge zenginliklerinin paylaşımını yönetmeye uğraşıyor. 

Bugün konuşulan siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel yüzlerce konu başlığının işte böyle tarihsel ve devrevi bir özelliği var.  

Roma İmparatorluğu kayıtlarında, Akdeniz, Mare Nostrum (Bizim Deniz) diye geçer. Osmanlı İmparatorluğu ise 15. yüzyıldan sonra ve 19. yüzyıl sonuna dek, Akdeniz’in hükümran efendisi olarak tarih sahnesinde var olmuştur. Sonrasında, önce İngiltere ve 1945’lerden sonra da bir biçimde ABD ve Rusya bu sıcak denizde bayrak gösteren yeni efendiler olagelmiştir. 

“Doğu Akdeniz, genel coğrafi konumu itibarıyla Dünya’nın doğusu ile batısını birbirine bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Zira Doğu Akdeniz, Türkiye ve Suriye üzerinden Mezopotamya ve Yakındoğu’ya, Süveyş Kanalı ile de Arap Yarımadası’na ve Basra Körfezi’ne kadar ulaşmaktadır. Kıyısı olan devletler ile Avrupa, Güneydoğu Asya ve Afrika ülkelerine yapılan deniz ticaretinin düğüm noktası olan Doğu Akdeniz’in önemi, Süveyş Kanalı’nın açılması sayesinde Avrupa-Uzakdoğu hattında, yani Ümit Burnu’ndan geçen yola göre 7.000 deniz mili kısalmış olmasıyla daha da artırmıştır.”

Bugün, özellikle Doğu Akdeniz olarak nitelenen bölge, denizaltı hidrokarbon zenginlikleriyle 21. yüzyıla damgasını vurmaya devam eden yeni hegemonya mücadelelerine sahne olmaktadır. Muhtemelen, diğer yüzyıllara da bunun yansımaları olacağı özelliğini içinde taşıyacaktır. 

O anlamda, uluslararası deniz hukuku açısından Doğu Akdeniz’in jeopolitiğinde tartışılan en önemli konu, “münhasır ekonomik bölge (MEB, Exclusive Economic Zone-EEZ)” başlığıdır.

Şimdilerde Doğu Akdeniz’de ne olduğunu anlamak için, en azından bazı temel başlıklar halinde MEB’in ne olduğunun bilinmesini gerektiriyor.

Bugün Anadolu kıtasında, Osmanlı devletinin ardılı olarak Türkiye Cumhuriyeti, varlığını sürdürmektedir. 2023'te Cumhuriyet 100 yıllık olacak. Coğrafya olarak, bir yarımada olan Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili. Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’e kıyıları olan Türkiye’nin, bir de tek başına sahip olduğu dördüncü bir iç denizi var. Marmara, hem Karadeniz’e ve hem de Ege’ye, Türk boğazları denilen iki suyolu ile bağlanmış durumda. 

Kısacası, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin, Karadeniz, Akdeniz ve Ege’de doğal olarak ve herhangi bir ilandan bağımsız olarak, fiilen (ipso facto) ve başlangıçtan beri (ab initio) ve toplamda, hukuki olarak fiilen (de facto) kıta sahanlıkları mevcut. 

Dolayısıyla, Türkiye’nin, bu denizlere komşu ya da kıyıdaş ülkelerle kıta sahanlıkları üzerinden sınırları bulunmakta. Bu sınırların belirlenmesi, kara kıtasında coğrafi işaretlerle somutlaşabilmesine karşın, suyun altındaki alanlar itibarıyla bu sınırların tanımlanması özel zorluklar içeriyor. Ayrıca bu su altı alanlarındaki deniz canlılarının ve diğer su altı varlıklarının tasarruf ve yetkilerinin nasıl paylaşılacağı da deniz hukuku bakımından, titiz tanımlar ve uygulamaları gerektiriyor.

Öyle ya, bu sularda yaşayan, sözgelimi balıkların, bir milliyeti yok. Pasaport taşımıyorlar ve kimi göçlerle denizlerin altında özgürce hareket ediyorlar.

Kısaca MEB’in ne olduğunu anlamak, deniz hukukunun en kritik ayrışım kavşaklarından birisi olarak önde duruyor. Burada, neden hegemonya mücadelesinin sürdürüldüğünün de bilinmesine olanak sağlıyor. 

***

Münhasır ekonomik bölge nedir?

Öncelikle şuna vurgu yapmak gerekir:

Bir devletin, ülkesinin bir parçasını oluşturan deniz alanları, iç sular, karasuları ve boğazlardır. 

Devletlerin bazı egemen haklara sahip olduğu kabul edilen ve uluslararası deniz alanını oluşturan deniz yetki alanları ise; kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB)’dir. Bazı ülkeler, bu bölgelere ilave olarak bitişik bölge ve balıkçılık bölgesi de ilan etmektedir.

Deniz yetki alanlarının hukuksal dayanağı ise başlıca dört düzenleme içermektedir. Bunlar; 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), genel hukuk ilkeleri, örf adet hukuku ve mahkeme kararlarıdır. 

Uluslararası hukuki düzenlemeler, iç hukuktan önce gelmekte ve ancak meclis kabulüne dayalı olarak bu düzenlemelere taraf olunabilmektedir.

Buna göre, deniz yetki alanlarının tanımı bakımından ilk bakılacak belge, BMDHS’de bulunan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge açılımlarıdır. 

Kıta sahanlığı,

“karasularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, karasularının ölçülmeye başladığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içerir”. 

MEB ise, karasularının ötesinde ve bu sulara bitişik bir bölge olup, bu bölgede kıyı devletine,

“deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgârlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar” tanımaktadır. 

Yani BMDHS, önce deniz yetki alanı olarak kıta sahanlığı ile bir devletin ülkesinin, deniz yatağı coğrafi sınırını ve sonra da münhasır ekonomik bölge tanımıyla da bu yetki alanı üzerindeki tasarruf biçimini tanımlamış olmaktadır.

Buna göre, “münhasır ekonomik bölge (MEB), kıyı devletinin karasuları esas çizgisinden itibaren 200 mile kadar varan, gerek deniz yatağı ve deniz yatağı altında, gerekse de su tabakası ve içerisinde münhasır ekonomik haklar ve yetkilere sahip olduğu bir alandır”.

Bu hususlar anlatılabilinmiş ise yeniden bu kavramın nasıl çıktığına bakalım: 

MEB kavramının ortaya çıkışı ve Türkiye’nin durumu

“MEB kavramının ortaya çıkışı tartışmaları 1940’lı yıllara uzanmaktadır. O günlerde özellikle de balıkçılığın gelişmesi üzerine ortaya atılmış bir fikirdi. Bunun hukuksal çerçevesi Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında ve ancak 1982 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi ile olmuştur. Bu sözleşme sonucunda devletler salt balıkçılık kaynaklarına değil, canlı ya da cansız tüm kaynaklar üzerinde münhasır yetkili olarak kabul edilmiştir”.

Sözleşmenin BM’de kabul temel şartı, taraf devletlerin sözleşmeye şerh koymaması biçiminde tecelli etmiştir. “Türkiye, BMDHS’ne, hak ve menfaatlerine aykırı maddeler olması ve şerh koyma imkânı tanınmaması nedeniyle taraf olmamıştır. Ancak, anlaşma hükümlerinin pek çoğu, örf adet hukuku haline gelen uygulamalar biçiminde olduğundan ve Türkiye anlaşmaya taraf olmamakla birlikte örf adet hukuku kapsamına giren uygulamaları benimsemiştir. Bu kapsamda, kıta sahanlığı ve MEB uygulamaları örf adet hukuku haline gelmiş ve Türkiye tarafından da benimsenmiştir”.

Benimsenenin ne olduğuna gelince…

MEB’in devletlere tanıdığı yetkiler

Yetkinin tanındığı devlet, kara kıtasına sahip olan devlettir. Adaların ve/veya ada devletlerin söz konusu olduğu durumda, öncelik, kıyı kenarından başlamak üzere kıta devletine verilmektedir. Bu kapsamda da kıyı devleti, ilan ettiği münhasır ekonomik bölgedeki doğal kaynaklar üzerinde kullanma, koruma ve düzenleme hakkına sahiptir. Öte yandan kıyı devleti bu alanlarda sudan ya da rüzgârdan enerji elde edebilir.

Münhasır ekonomik bölgede, devletlerin hakları, yalnızca ekonomik haklarla sınırlı değildir. Kıyı devleti, bu alanlarda yapay ada ya da çeşitli yapılar inşa edebilir, bunları işletebilir.

Kavramsal açıdan bunun dayanaksal olarak önemi, bugün Doğu Akdeniz’de, Güney Kıbrıs Yönetimi'nin hidrokarbon kaynakları üzerindeki münhasır ekonomik bölge ilanının Türkiye tarafından tanınmamasının da başlıca nedendir. Zira Kıbrıs’ın ada olarak Türkiye’ye mesafesinin kuzeyden sadece 65 kilometre olup, kıyı kenarından başlanacak olursa münhasır bölge olarak kuzeyde Türkiye’nin kara kıtası içine de nüfuz ettiği gibi olmayacak bir olguyu içinde barındırabileceğidir.

Kıbrıs sorununun şimdilerde bam telini koparan husus tam da bunu içermekte ve Türkiye’nin tanımadığı bir devletle bu konuda MEB anlaşması yapmak üzere masaya oturmasına olanak vermemektedir.

MEB’in belirlenmesinde kural ve kıta sahanlığından farkı var mı?

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, MEB ilan edilmesindeki temel ilke, buna taraf olan devletler arasında, anlaşma yoluyla ve hakkaniyete uygun bir şekilde gerçekleştirilmesidir. Yani devletlerin birbirini karşılıklı tanınma zorunluluğu ancak anlaşma yolunu ve hakkaniyete ilişkin müzakerelerin de başlamasını temin edebilmektedir.

Buna ek olarak, ortaya çıkan başka bir sorun daha varmış gibi görünmektedir. O da kıta sahanlığı meselesidir. Kara kıtası devletin kıta sahanlığı nasıl varsa, adaların da bir kıta sahanlığı olup olmayacağıdır. Kuşkusuz vardır.

Kıta sahanlığı, herhangi bir ilandan bağımsız olarak, fiilen (ipso facto) ve başlangıçtan beri (ab initio) ve toplamda, hukuki olarak fiilen (de facto) olarak vardır. Oysa MEB’in kıyı devleti tarafından ilan edilmesi gerekmektedir. Yani kıta sahanlığının ilanı söz konusu değildir. MEB ilanında da öncelik, ifade edildiği üzere, kıta sahanlığından bağımsız olarak kara kıta devletine tanınmaktadır.

MEB bakımından Türkiye’nin durumu

Türkiye, 1986 yılında Karadeniz‘de 200 millik bir alanda münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. 2004 ve 2005 de BM’e verilen notalar ile Doğu boylamı ve Kuzey enlemi arasındaki bölgeler konusunda kıta sahanlığı ve bu bölgelerin kendisine ait olduğu bildirimleri yapılmıştır. 2011 de KKTC ile Kuzey Kıbrıs kıta sahanlığına ilişkin bölgelerde hidrokarbon sondaj çalışmaları anlaşması imzalanmış ve son olarak da Libya ile 27 Kasım 2019 da MEB anlaşması imzalanmıştır.

***

Bu özetin, MEB konusunda bir fikir verdiğini varsayalım ve Doğu Akdeniz’de ne olup bittiğinin hikâyesine açılım getirmeye, bundan sonraki yazılarda devam edelim.

nuriabaci@gmail.com