Orta Avrupa'da faşizmin ayak sesleri



02-05-2016 12:27


Özgür Dirim Özkan

Doğu ve Orta Avupa'da aşırı-sağcı, neo-Nazi partiler güçleniyorlar, şu an için iktidarda değiller, ama fikirleri iktidarda! Liberaller ise suçu göçmenlere, hatta komünizme atacak kadar haysiyetsizler. Neoliberalizmin iflasını görmezden geliyorlar.

Geçtiğimiz Mart Almanya'daki yerel seçimlerde, liderliğini Frauke Petry'nin yaptığı ve göçmen karşıtı söylemleriyle bilinen “Almanya için Alternatif“ (AfD) partisinin başarısı Avrupa'da aşırı-milliyetçiliğin iktidara ne kadar yaklaştığını gösterdi. Özlelikle eski Demokratik Almanya topraklarındaki Aşağı Saksonya eyaletinde alınan %24'lük oy dikkatleri çekti. Benzer bir durum Fransa'da Le Pen'in liderliğini yaptığı Ulusal Parti için de geçerli. Sadece Fransa ve Almanya'da değil, Danimarka, İsviçre ve İtalya'da da aşırı sağcı partiler ciddi bir yükselişte.

Doğu ve Orta Avrupa'da ise aşırı sağ çok farklı bir siyasi konuma gelmiş durumda. Kısaca: Doğu ve Orta Avupa'da aşırı-sağcı, neo-Nazi partiler güçleniyorlar, şu an için iktidarda değiller, ama fikirleri iktidarda!

En son Slovakya seçimleri Avrupa'da gündemi çokça meşgul etti. Neo-Nazi olduğunu gizlemeyen ve 1939-45 yılları arasında Nazilerin kukla devlet olarak kurduğu Slovak devletinin sembollerini kamuya açık alanlarda giymekten çekinmeyen Marian Kotleba liderliğindeki “Halkın Partisi – Bizim Slovakyamız“ seçimlerde ciddi bir başarı elde etti. Ama asıl başarısı bununla sınırlı değil. İktidardaki sözde sosyal demokrat partiyi bile göç karşıtı söylemde kendisiyle aynı hizaya çekti. En önemlisi ise Kotleba'nın özellikle gençlerden oy alması ve asıl dikkat çeken veri ise diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında Slovakya'ya çok çok az mültecinin giriş yapmış olması.

Benzer bir durum Çek Cumhuriyeti için de geçerli. Çek Cumhuriyeti'nde iktidarda sosyal demokratlar var ve aşırı sağcı DSSS (Sosyal Adalet için İşçi Partisi) 2010'da yasaklandı. Nazileri temsil eden güçlü bir parti yok ama milliyetçiliğe karşı çıkan bir parti de yok. 2010'dan bu yana ülkede bir çok muhafazakar örgüt kuruldu. Her ne kadar hiçbirinin isminde ya da söyleminde neo-Nazi ifadeler yer almasa da sistemde en ufak açık bulduklarında kent meydanlarında Sieg Heil nidalarıyla dolaşacaklarını herkes biliyor. Görece güçlü bir durumda olan Çek komünistleri sağ olsunlar, faşistlere kamusal alanda göz açtırmıyorlar.  

Polonya'da PiS (Hukuk ve Adalet) ise başlı başına bir bela. Polonya hali hazırda Avrupa'da gericiliğin kalesi. Öyle ki, normalde muhafazakar değerlerle, dinle, kitapla sorunu olmayan liberaller bile artık isyan etme noktasında. Polonya'da kürtajın yasaklanma girişimiyle başlayan misojinik (kadın düşmanı) söylem nihayetinde bazı Polonyalıları rahatsız etmeye başladı. Geçtiğimiz ay sokaklara çıkıp PiS'i ve politkalarını eleştirmeye başlayan Polonyalı sayısı da artmaya başladı ama aşırı sağcıların, neo-Nazilerin gün geçtikçe artan siyasi gücü ve etkisi yabana atılır gibi değil.  Nazizmin yıkıcı etkisini en çok hissetmiş ülkelerden olan Polonya'da birilerinin neo-Nazi olabileceği ihtimalini düşünmek bile belki saçma gelebilir, ama son 10 yılda bir dolu milliyetçi, aşırı-dinci örgüt türedi ve özellikle gençlerden destek alıyorlar. Bazen aşırı sağcı hükümeti bile rahatsız eden eylemlerde bulunuyorlar.

Rusya ile dengeli bir politika izlemeye çalıştığı için arada AB ve ABD ile ters düşen Macaristan devlet başkanı Viktor Orban'ı sempatik bir politikacı olarak görenler az değil! Ama yanılmayın: Uzun adamın Macaristan bayisi kendisi. Kaba, çapsız, edepsiz ve faşist! Macar siyasetinin mutlak hakimi Orban liderliğindeki Fidesz bile ırkçı-muhafazakar gazı almaya yeterli değil. Türk milliyetçilerine ilginç bir sempati duyan Jobbik partisi ise açıktan açığa ırkçı bir programa sahip.

Eski Yugoslav ülkelerine gelirsek... 1991'de Yugolavya'nın kanlı bir biçimde dağıldığı dönem hangi siyasi liderler varsa şu an ülkelerin liderleri de ya onların çoluk-çocuğu ya da öğrencileri.

Orta Avrupa'da miliyetçiliğin, ırkçlığın siyaset sahnesinde bu kadar güçlü olmasının nedeni olarak göçmen akını görülüyor. Yukarıda saydığımız ülkelerin kabul ettiği göçmen sayısı ise onbinlerle bile değil, sadece binlerle ifade ediliyor. Ortalama bir Avrupalı siyasetçinin bakış açısına göre göçmenlerden duyulan korku ve daha da önemlisi “yarım yüzyıl süren komünizmin antidemokratik mirası“ bu ülkelerde ırkçılığın ve milliyetçiliğin yükselişte olmasının temel gerekçeleri. Çözüm basit: Komünizmi yasakla, göçmenleri sınırdışı et! Sağcı-liberal politikacıların açıkça dile getiremediği fakat kendi elleriyle ortalığa saldıkları aşırı sağcı tosuncukların yaptığı da bu zaten.

Görmezden gelinen ise 2009 krizi. Onbinlerce kişiyi işsiz bırakan küresel kriz. Bu insanlar göçmen krizi başlamadan önce işsiz kalmıştı.

Suçu göçmenlere, hatta hala komünizme atabilme yüzsüzlüğünü gösteren sağcı politikacılar, analistler 2009 krizinin etkilerini sümenaltı ediyorlar. Neoliberalizmin krizi görmezden geliniyor.

Orta Avrupa'nın geleceği yakın dönem için karanlık. Fakat ensemiz kararmasın. Döğüşenler de var bu havalarda. Önümüzdeki haftalarda Orta ve Doğu Avrupa'da döğüşenleri daha sık anlatmaya çalışacağız.

http://yugoslavyayazilari.blogspot.ba/