Orhan Pamuk’un Tuhaflık’taki paralel yazıcılığı



15-10-2016 10:45


B. Sadık Albayrak

Orhan Pamuk yazıcılığında insan, iradesi olan, mücadele eden bir özne olarak değil, iktidarın belirlediği ilişkiler içinde sürüklenen bir nesne biçiminde ortaya çıkar. Etkin, özne davranışı gösterdiği yanılsaması uyandıran kişiler de, bunu sahip oldukları para ve mal mülklerine bağlı olarak sergilerler. Kişilerinin emek harcayarak, öğrenme ve aydınlanma süreçlerinden geçerek gelişmeleri, etkinleşmeleri söz konusu değildir.

Kapitalist üretim ilişkileri insanın özgürlüğünü ortadan kaldırır, onu bir üretim aracına, nesneye indirger. Gerçekçi yazarlar bu ilişkilerin içyüzünü göstererek insanın özgürleşmesine düşünsel bir katkıda bulunurlar. Orhan Pamuk benzeri piyasa yazıcıları ise, insanı herhangi bir eşya gibi görürler. Bu eşya iktidar katlarındaysa daha değerlidir ama nesne niteliğinden yine de kurtulamaz.

Orhan Pamuk’un insanı nesne düzeyinde görüp yazmasına şu cümleyi örnek verebilirim: “Sepetler, denkler, bavullar ve yorgun bir kalabalıkla tıkış tıkış dolu küçük bir bekleme odasında bir bankın ucunda otururlarken ağızlarını açıp birbirlerine tek kelime söylemediler.”[1] Bir tren istasyonunun bekleme salonunu dolduran insanlar, sepetler, bavullarla eşdeğerli birer nesnedirler. Sepetlerden ayrıştırılmaya, kalabalıktaki insanların tek tek özelliklerine bakmaya gerek yoktur. İstasyon ve bekleme salonu demişken, Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nın girişindeki Haydarpaşa Garı’nı ve nesnelerle insanların betimlenişini düşünün. İyi ama Nâzım Hikmet’le kimi kıyaslıyorsunuz demekte haklısınız.

SÜREÇLERİN DEĞİL, OLGULARIN YAZICISI

O. Pamuk’un yaşam üzerine gözlemleri yetersizdir. Köy yaşamını hiç bilmiyor. O. Pamuk’un köylüleri, şehre gelip yoğurt satıcılığı yapmadan yoğurdu bilmediklerini iddia ederler. (s.33) Yazara göre, Mevlut’un, “En büyük eğlencesi kurumuş dalları tek tek toplamak, üzerlerindeki nemi alıp onlardan bir yığın yapıp yakmaktı.” (s.45) Bu cümleyi hayatında hiç ateş yakmamış veya yakanı izlememiş biri yazabilirdi; “tek tek” toplanan dalların “üzerlerindeki nem” nasıl alınıyor acaba? Orhan Pamuk, Mevlut ile babasına, testereyle “Bilek kalınlığındaki bir dalı sabırla, ağır ağır” kestirir. (s.49) Günlük yaşamdaki eşya ve nesnelerin adını bile yanlış yazar. Sözgelimi “çimento çuvalları”ndan (s.57) söz eder.

O. Pamuk, bir sonuç olarak yazdığı köyden şehre göçün nedenlerine inmiyor. Göçü bir olgu olarak görüyor. Oysa göç kapitalist gelişmenin temel süreçlerinden biridir. Toprakta yaşayanları topraktan ederek, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan proleterlere dönüştürmek, ilksel sermaye birikim sürecinin sonucudur. Şehirlerde onları işsizlik ve evsizlikle terbiye ederek, en düşük ücretlerle çalışmaya, en kötü koşullarda, gecekondularda barınmaya mecbur bırakır… Süreçlere değil, sonuçlara ve olgulara bakan O. Pamuk şöyle yazıyor: “Anadolu’dan her gün işsiz-güçsüz, evsizlerin şehre yoğun bir şekilde geldiği dönemlerde bu muhtar kâğıtlarının fiyatı hemen yükselir, pahalılaşan arsalar bölünüp hızla parsellenir ve göçün hızına göre muhtarların siyasi gücü de artardı.” (s.61) Burjuva duyarlığı rantın kokusunu alıyor ama “tapu” bulamayınca, “muhtar kâğıtları” karşısında kuşkuya kapılıyor. Ama Nişantaşı apartmanından bakıp göçü ve gecekonduyu yazan için fazla dert edecek bir şey yoktur. 

AK-DİKTATORYANIN YENİ TARİH YAZICISI

Orhan Pamuk, 1960’larda ve 70’lerde olmayan bir sorun, “başörtü” sorunu icat ediyor. 60’ların ikinci yarısında, babasıyla yoğurt ve boza satıcılığına giden Mevlut’u anlatıyor; Orhan Pamuk’un uzun ve tatsız cümlelerinden birini buraya alıyorum: “Altı yedi katlı büyük apartman binalarının bütün cephelerini kaplayan dev reklamlardan (Tamek domates ketçap, Lux sabunları) okul kitaplarındaki gibi başörtüsüz ve güzel kadınlar Mevlut’a gülümserken babası meydandan sağa sapıp, gölgeli bir sokağa girer, ‘Yoğurtçuu’ diye bağırırdı.” (s.64) Reklamdaki kadınların “başörtüsüz” olduğunu belirten O. Pamuk, yoğurtuçuyu çağıranın “başörtülü bir teyze” (s.65) olduğunu özellikle vurgular. 1990’lardan itibaren siyasi bir simge ve sorun biçiminde gündeme giren türban dayatması, Orhan Pamuk’un roman değil, iktidara göre bir yeni tarih yazımı olarak okunabilecek Tuhaflık’ında daha eski, 60’lara, yirmi yıl önceye giden bir geçmiş kazanır.

Orhan Pamuk, Tuhaflık’ta türban’a olduğundan daha eski bir tarih ve gereklilik kazandırırken, aynı şeyi Kürt sorunu için de yapar. 60’ların, 70’lerin sol-sağ, sosyalizm-milliyetçilik/dincilik, işçi sınıfı-burjuvazi biçiminde ayrışan siyasal çatışmalarını Kürt-Türk, Alevi-Sünni çatışmaları olarak gösterir. Yetmişlerin sonunda sağcılar Alevi-Kürt mahallesine saldırırlar. Orhan Pamuk’un tarih ve politika çarpıtması bütün temel gerçeklere pervasızca meydan okur. “Bu aşırı denetim yüzünden Mevlut hem sağcı ve dindar, hem de solcu ve milliyetçi öğrencilerin (sağcı öğrencilerin hepsi dindar, solcuların hepsi milliyetçiydi) saygı ve hayranlık duyduğu ve kalabalık toplantılarda istediği zaman osurabilen muhalif ruhlu öğrenciyle ancak bir buçuk yıl sonra, on dört yaşında okulun kurulu düzeninden şüpheye düştüğü günlerde tanışabilecekti.” (s.71) Bu cümle karşısında, günün bayağı söyleyişiyle, aynen böyle, demekten başka bir şey bulamıyorum. Bütün gerçeklere düşman ve bayağılıkta sınır tanımayan bir yazıcıyla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Yetmişlerde solcuların ve sosyalistlerin karşısında sağcılar ve faşistler vardı, faşistlerin para-militer katil çetelerinin örgütlendiği partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi’ydi. Orhan Pamuk’un yeni ak-tarihinde ise solculuk ile milliyetçilik özdeşleştiriliyor. Buna, “kafasında bir tuhaflık” deyip geçebilir miyiz?

Tabii, bu çarpıtma tartışmasını yaparken, hem sağcıların hem solcuların saygı ve hayranlık duyduğu, “kalabalık toplantılarda istediği zaman osurabilen muhalif ruhlu öğrenciyi” de unutmayalım. O. Pamuk yazıcılığının bayağılık düzeyini nereye kadar indirdiğini gösteriyor.

NİŞANTAŞININ DİNDAR VE KİNDAR YAZICISI

Orhan Pamuk, yetmişli yıllarda bir öğrenciyken solcu olamadığı için solculuğa büyük bir kin biriktirmiştir; roman niyetine okuttuğu kitaplarında biriktirdiklerini saçmaktadır. Burjuva bir aileden geldiği için, Aygaz genel müdürü baba, solcu olamadığı gibi, solcuların mücadelesini verdiği emekçilerin iktidar olduğu bir toplum olasılığından da çok korkmuştur. Tuhaflık’taki sol nefretini o günlerin bir intikamı olarak okumak gerekir.

O. Pamuk’un yeni 12 Mart tarihine göre okulda şunlar oluyor: “Öğretmenlere başkaldıranlar, bozguncular, ikidebir siyasi slogan atan ya da her dersi siyasi tartışma ve propagandaya sürükleyen azgınlar sindirildi.” (s.79) “Her dersi siyasi tartışmaya sürükleyen” solculardan 12 Mart ve O. Pamuk öcünü alıyor. “Solcu öğrenciler parmak kaldırıyor, dersi kabadayıca kesip siyasi nutuk atıyorlardı.” (s.112) İbretlik, aşure benzeri bir Pamuk cümlesi daha aktarmak zorundayım: “Bazan öğrencilerin mahallelerinden yeni bir çatışma, polis baskını ve işkence haberleri gelir, militanlar hemen sloganlar atarak (‘Kahrolsun faşizm’, ‘Bağımsız Türkiye’, ‘Özgür eğitim’) koridor koridor kat kat Atatürk Erkek Lisesi’ni baştan aşağı dolaşır, sonra da yoklama kâğıdını sınıf başkanının elinden alıp sigaralarıyla yakıp ya Duttepe’deki, Kültepe’deki kavgaya katılır, ya da ceplerinde para ya da kapıda bir tanıdık varsa sinemaya giderlerdi.” (s.112) Ya’lar, ya da’lar arasında yazıcımız yeni tarih yazıyor.

O. Pamuk’un bir başka kin nesnesi de Atatürk ve Cumhuriyettir. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinden altı ay önce Cumhuriyet’teki köşesinde gündeme getirdiği bu “maskeli” düşmanlık Tuhaflık’ta da sürüyor. Sözde, Amerikan süttozunu ve balık yağı tabletlerini protesto eden öğrenciler, tükenmez kalemleri boru haline getirip balık yağı tabletlerini Atatürk portresine üflüyorlar.

O. PAMUK TARİHİNDE SAĞ-SOL TAKIMLARI MAÇTA

O. Pamuk, sol düşmanlığını, solu sağla, dincilikle eşitleyerek ve benzeştirerek de yapıyor. Burjuva bakış açısıyla hep kendi çıkarı ve güvenliğini düşünerek bakan biri, solla sağı birbiriyle maç eden iki takım gibi eşdeğerli görüyor ve kolaylıkla birbirinin yerine koyabiliyor. Şunları yazıyor: “Süt tozu ve balık yağı törenlerini siyasallaştırma gayretleri o yıllarda başarısızlığa uğramıştı ama yıllar sonra hem İslamcılar, hem milliyetçiler, hem de solcular Batılı güçlerin baskısıyla çocukluklarında devlet zoruyla kendilerine zehirli ve pis kokulu haplar yutturulduğundan çok şikâyet edecekler, hatta bu konuda kitaplar, hatıralar yazacaklardı.” (s. 81) Bu ortalamacı bakış açısı ve ortada durma konumu O. Pamuk’un edilgin baş kişisi Mevlut’un kişiliğinde de var. Birkaç gün arayla, gece, solcularla afişe çıktığı gibi faşistlerle de çıkabiliyor. Bu yaptıkları onda derin bir iz bırakmıyor. Esnaf duyarlılığı onu bu konulara yüzeysel ve ortayolcu bakmaya götürüyor.

Pamuk sol-sağ çatışmasını bir futbol maçı türünden yazıyor, burjuva türbinlerden izliyor dedim; kitabın bir bölümünde alevi-sol ağırlıklı mahalle ile milliyetçi ağırlıklı mahalle savaşını anlatıyor. “Ertesi gün, kendilerine silahlı öncü diyen Marksist takımlar ile ölenlerin Alevi akrabaları ayaklandılar.” (s.110) “Takımlar” maça çıkıyor. “Siyasetin aşırısında yapmacıklı bir şey vardı.” (s.111) Küçük burjuva zihniyetinin siyasete yerleştirdiği “aşırı” kavramı yazıcının yetmişler tarihinde yerini alıyor. “Mevlut karanlıkta çeşitli sağ-sol siyasi takımların gözcülerine ve polislere kimlik göstererek, üzerini aratarak gittiği amcasının evinde (…)” (s.113) Demek ki, Pamuk, o zamanın saldırgan sermaye gazetelerinin propaganda eseri, “kurtarılmış mahallelerden” söz ediyor. “Kurtarılmış mahalle” solcuların etkin olduğu yerler için kullanılıyordu. Ümraniye’de kurulan 1 Mayıs Mahallesi, Tercüman ve Hürriyet gazetelerinde öyle ilan edilmişti. Büyük bir polis saldırısı ve yıkım için kamuoyu oluşturmuşlardı.

Tuhaflık’ı, çocukken köyden İstanbul’a göçen ve eğitimini sürdüremeyip seyyar satıcı olan Mevlut’un hayatı ekseninde bir kentsel değişme romanı olarak okumamız mümkün değil. Ak-iktidar döneminin bir yeni tarih yazımı olarak ele almak daha aydınlatıcı sonuçlara götürebilir. O. Pamuk bütünüyle öznel bir tarih yazıcısıdır, iktidar yandaşıdır. O nedenle solu, aydınlanma ve bilimi sürekli aşağılayan bayağı imgeler üretir. Okulda baskıcı müdür yardımcısı İskelet, “Bayrak törenlerinde tamirci, kaynakçı çırağı olmak için okulu bırakan eski öğrencilerin arkalarından, aydınlanmaya ve bilime ihanet etmiş zayıf kişilere lanet eder gibi konuşur; (…)” (s.72) Aydınlanma ve bilimden söz eden İskelet öylesine olumsuz bir kişidir ki, gecekondu mahallesinden gelen öğrencileri için, “Anadolulu yoksul çocuk sürülerinin işgaline” (s.72) uğradıklarından söz eder. Pamuk’un bayağı tarihinin bütün öğretmenleri anlayışsız ve kötüdür. Oysa gerçek tarihte, 60’larda, 70’lerde öğretmenlerin toplumcu bir eğitim mücadelesi veren güçlü sendika ve dernekleri vardır. Mevlut’un okuduğu lisede hiç iyi bir öğretmenin olmaması yazarın keyfiliğini, şematikliğini ve sol düşmanlığını gösterir. Yaşama hep kendi öznelliğinin dar kalıpları içinden bakar ve kitabındaki kişileri iyi-kötü, güzel-çirkin karşıtlığı düzeyinde ele alır. Kötü kötüdür, iyi hep iyidir.

BURJUVANIN İDEAL EMEKÇİ HAYALİ

O. Pamuk’un ideal kişisi Mevlut, söylenen her şeye edilginlikle boyun eğen, inandığını açıkça dile getirip savunamayan, girdiği çevrenin görüşüne göre biçim alan biridir. Genellikle burjuva ya da küçük burjuvaları ideal kahraman olarak yazan Pamuk’un Tuhaflık’ta emekçi kökenli, yoksul bir esnafı baş kişi yapması yadırganmıştır. Ancak emekçi ve yoksul Mevlut’un burjuva yazar O. Pamuk’un baş kişisi olabilmesi bu edilgin, boyun eğen kişiliği sayesindedir. Başına vur, ekmeğini al edilginliğinde bir emekçi, burjuvazinin dar kafalı hayalidir. Bu edilgin emekçinin, bilgisizliği ve sınıf bilinci yoksunluğuyla en emekçi düşmanı iktidarı, ak-iktidarı tepemize çıkarırken burjuvazinin dar kafalı yazarı da onu bu ikiyüzlü, bilgisiz, edilgen özellikleriyle kahraman katına çıkarmıştır.

Yıkıcılıkta ve bayağılıkta üçü birbiriyle yarışmaktadır: Ak-diktatorya, onu destekleyen dindar ve kindar yoksullar, buna bir tarih ve ideoloji uyduran bayağılık yazıcısı.

O. Pamuk, gecekondulardan başarılı bir öğrenci çıkmayacağı savındadır. 60’larda ve 70’lerde gecekondulardan çok başarılı öğrenciler, direngen devrimciler, hayatı özümsemiş yazarlar ve sanatçılar çıkmıştır. Gecekondu insanını O. Pamuk gibi şematik ve edilgen değil, bütün yaşam mücadelesiyle, güzellikleri ve çirkinlikleriyle romana, hikâyeye taşıyan Kemal Ateş çıkmıştır sözgelimi. Gecekonduların asıl kaynağı köylerden kırklarda Köy Enstitülerine giderek eğitim şansı görenlerden Fakir Baykurt’lar, Yusuf Ziya Bahadınlı’lar, Mehmet Başaran’lar, Mahmut Makal’lar, Talip Apaydın’lar, Sami Gürel’ler, Osman Şahin’ler çıkmıştır.

Ama O. Pamuk tarihi ve gerçeği tepelemek için yazmaktadır. O nedenle gecekondudan gelen öğrenciler için şunları yazar: “Hem kendi gibi gecekonduda oturan (öğrencilerin üçte ikisi) hem de derslerde çok başarılı olan bir öğrenciyle Mevlut henüz karşılaşmamıştı.” (s.73)

Sermayenin yeni yazıcıları, yeni tarih peşindedir. Son dönemin bayağı yazarları, O. Pamuk’un, A. Altan’ın, A. Ümit, E. Şafak’ın yakın tarihimizi çarpıtarak ve uydurarak “roman” adı altında yeniden yazmaya çalışmaları, “yeni rejim” kurma girişimi içindeki ak-diktatoryanın, bayağı deyimle, paralelleri olduğunu göstermektedir. O. Pamuk’un yazdıklarının hiçbir değeri ve kalıcılığı olmaması, gericiliği, bozuk dil ve anlatımının bir sonucu olmakla birlikte, yıkımın eşiğindeki bu dinci iktidarla paralelliğinden de kaynaklanmaktadır.

 

[1] Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, 2015, İstanbul, s.20. Sonraki aktarmalar parantez içinde sayfa numaralarıyla belirtilecektir.