Orhan Pamuk’un sahte gecekondu tarihi



22-10-2016 11:57


B. Sadık Albayrak

Romancı ile tarihçiyi ayıran yollar, gerçeği soyutlama yöntemlerinden geçer. Tarihçi somut olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini ortaya çıkarmaya, soyutlamaya çalışır. Olayları, süreçleri, ilişkileri mümkün ölçüde tam ve eksiksiz anlamak ve anlatmak zorundadır. Soyutlamasının başarısı buna bağlıdır. Somutun zenginliğinden onu belirleyen yasaları ve dinamikleri soyutlar, kavramlara indirger.

Romancının çalışmasında ise gerçeği soyutlama ilk adımı oluştursa da burada kalmaz, soyutlamadan somutlamaya doğru gidiş vardır. Olay ve süreçlerin soyut bilgisini, adı sanı konmuş, somut kişiler, imgeler aracılığıyla somutlayarak ortaya çıkarır. Romancının bu somutlamayı yaparken, seçici olması, tiplerini ve olay örgüsünü toplumsal-tarihsel gerçeği açımlayacak biçimde oluşturması gerekir. Roman bir tarih değildir ama insan yaşamlarının tarihsel bilgisinin edinilmesinde, kimi zaman tarihçinin yapamadığını yapar; kavramların kâğıt üzerindeki renksiz, kuru, heyecansız akışını yaşamın parlak ateşiyle, insanların trajik savaşımlarıyla canlandırır. Roman, okurunu gerçek karşısında edilgin değil, etkin tavır almaya çağırır. Gerçeğin gizli yanlarını açığa çıkarır, gereksiz onlarca ayrıntısını atar, belirleyici olanı görünür kılar.

AYNI SAYFAYA KONDURULAN VAKALAR  

Günümüz bayağı romanı ise, romandan çok tarih olmaya özenir. O. Pamuk’un Tuhaflık’ında sık sık şu türden vakanüvis cümlelerine rastlanır: “1978 Aralık’ında Kahramanmaraş’ta Alevi mahallelerinin yakılması, yağmalanması ve Alevi katliamı hem Gazi Mahallesi’ni hareketlendirdi, hem de yeni güçler ve siyasallaşma getirdi.” (s.143) “1964’te bir gecede Başbakan İsmet paşa tarafından İstanbul’dan kovulan Rumlarla birlikte şehri terk eden sahibinden (…)” (s.143) “Ama 1955’teki 6-7 Eylül olaylarında civardaki Ortadoks kiliselerinin yakılması, Yahudi, Rum ve Ermeni dükkânlarının yağmalanmasından sonra mahalleyle birlikte sınıf düşmüş ve alçı duvarlarla küçük dairelere ayrılmıştı.” (s.143) Görüldüğü gibi, O. Pamuk aynı sayfaya üç tarihsel olaya gönderme yapan üç cümle kondurmuştur. Bu olayların insan yaşamları üzerindeki trajik etkisini imgelerle canlandıramaz. Yalnızca soyutlama ve kavramlar düzeyinde kalır. Tarihsel olayı, yaşamını etkilediği insanı, somut örnekler üzerinden anlatamaz. O. Pamuk, yabancı gazetelere, “Türklerin tarihte katliamlar yaptıkları” iddiasıyla milyonluk sayılar vermektedir; bu açıklamalarına benzer roman cümleleri yazmaktadır. Oysa asıl roman, bu cümlelerin bir çırpıda geçiştirdiği insan yazgılarını göstermekle başlamaktadır. O. Pamuk’ta hiç başlamayan bir şey…

Piyasa yazarları, tarihsel gerçeği somut tipler, özlü bir olay örgüsü, edebi bir anlatımla romanlaştırmak yerine, tatsız bir vakanüvis’in, her türlü ıvır zıvırı arka arkaya eklemesine benzer biçimde, bitmek bilmeyen monologlara dönüştürürler. Orhan Pamuk’un Tuhaflık’ı, yazarın onlarca kişiyi kendi ağzından konuşturma gösterisine rağmen tam da böyle bir monologdur.

GECEKONDU BELGESELİNİN METİN YAZARI

O. Pamuk, hiçbir kurgu çabasına girişmeden, yazarın anlatımından roman kişilerinin anlatımına geçer. Ancak yazar yerine roman kişisi Mevlut, Rayiha veya bir başkası konuşmaya başlayınca, dil ve anlatımda herhangi bir değişme olmaz. Yazarın dili ve anlatımı ile ilkokul mezunu Rayiha’nın anlatımı arasında bir fark yoktur. Bu olmadığı gibi bakış açıları arasındaki ayrımlar da ortaya çıkmaz. Yazar, kitabının uzun monoloğunu, çok sayıdaki kişinin ağzından sürdürmekle bir ölçüde canlandırmak istemiştir. Ama bu kişilerinin dilini ve bakış açısını özümseyemediğini bütün çarpıcılığıyla ortaya koymuştur.

O. Pamuk’un Tuhaflık’ı bu haliyle Türkiye’nin kentleşmesi üzerine yüzeysel bir belgesel senaryosuna benzetilebilir. Ama belgeselin yaşam dolu sıcaklığından ve zenginliğinden yoksun bir senaryodur, çünkü yaşamdan alındığı izlenimi verilen kişilerin ağzından çıkanların hepsini aynı metin yazarı yazmıştır. Bu metin yazarı ise, yaşamdaki gerçeği değil, kendi kafasındaki önyargıları ve saplantıları göstermek peşindedir. 70’lerin Türkiye’sinde siyasallaşan emekçi sınıfların mücadelesi, sömürücü sınıfın bir üyesi olarak yazarın yetişme yıllarında kişiliği üzerinde büyük bir baskı ve korku yaratmış olmalıdır. Yazar bu yıllardaki korkularının öcünü roman biçiminde yazdığı yeni tarihle almaktadır. Bu yeni tarihte, emekçi sınıflar, örgütsüz, birbirleriyle anlamsız biçimde çatışan, okuma ve yükselme becerisi olmayan çocuklar yetiştiren bir yığın olarak gösterilir.

KARİKATÜR SOLCUNUN ANLAMSIZ SONU

O. Pamuk’un en ideal kişisi Mevlut ise, çocukken köyden İstanbul’a gelmiş, bir seyyar satıcı olmuştur. Satıcılığın herkese yaranma çizgisini kişiliği yapmıştır. Kitapta solcu-alevi-kürt olarak, düzene muhalif gösterilen Ferhat ise, bu çizgisini sürdürmediği gibi, yozlaşarak rüşvetçi bir elektrik tahsildarına çevrilmiştir. O. Pamuk, Ferhat’ı elektrik borcunu kesmeye gittiği evde karşına çıkan kadına ilk görüşte âşık etmiştir. Ünlü bir mafya şefinin metresi olan bu kadın kaybolmuş, onu bulmak isteyen Ferhat da, elektrik tahsilat kayıtlarından yola çıkarak kadının izini sürmüştür. Bu yapay ve keyfi olaylar, O. Pamuk’a, dünyanın en tuhaf, kayıp arama yollarından birini, elektrik tahsilat kayıtlarından insan arama yolunu keşfettirmiştir. O. Pamuk, solcu niyetine çizdiği Ferhat karikatürünü, bir çizgi roman hikâyesinin kahramanı gibi, anlamsız bir cinayete kurban etmiştir. Ferhat’ın tahsildarlık ve arşiv araştırmasıyla O. Pamuk, Tuhaflık adındaki yığma binasına yeni bir kat çıkmıştır. Pamuk’un Tuhaflık’ında karikatür düzeyinde abartı ve fantezi kılığında bayağılık vardır.

Burjuva yazar için milyonlarca insanın yaşamını altüst eden kentleşme süreci, çevrilen gecekondu arsaları, müteahhitlerle yürütülen kat pazarlıkları, kaybedilen ya da kazanılan müşteriler düzeyinde önemlidir. Oysa gerçek tarihte önemli olan nedir?

ORHAN KEMAL’İN GECEKONDU İNSANLARI

Gerçekçi yazarlar ise bu süreçte insanı anlatmışlardır. Orhan Kemal, köyden kente göçü sıcağı sıcağına ustalıkla romanlaştıran yazarımızdır. Bunu, anlattığı insanların diliyle, diyaloguyla yapabilmiştir. Neredeyse, kendisi yazar olarak belirsizleşmiş, sahneyi bütünüyle kişilerine bırakmıştır. Sözgelimi Gurbet Kuşları romanının köyden İstanbul’a gelen baş kişisi İflahsızın Yusuf’un oğlu Mehmet, şehrin koşullarını deneyimleyip bu koşullarda tutunmanın ve okuma yazma öğrenerek gelişmenin yollarını bulabilmiştir. Orhan Kemal’in bu romanı aynı zamanda 1950’lerin, DP diktatoryasının özlü bir tarihidir. Ama O. Pamuk’un Tuhaflık’ındaki gibi vakanüvis cümleleriyle değil, romancı imgeleriyle yazılan bir tarihtir. Gurbet Kuşları’nda 6-7 Eylül yağması, Zeytinburnu gecekondu mahallesinde yaşayan işçinin ayağındaki terlikle anlatılmıştır. Nişantaşı mağazalarından yağmalanıp işportada satılan zengin terliği bu altüst oluşta gecekondudaki işçinin ayağına gelmiştir.

Bu romanda gecekondu yapımının gerçek koşulları, zabıta zulmü, devletin uyguladığı yıkım yalın, az ve öz bütün boyutlarıyla anlatılmıştır. Tuhaflık’ın sonu gelmeyen yığma cümlelerinde bir gecekondu inşa etmenin hayati koşullarını hiçbir zaman bulamayız.

ÜMRANİYE 1 MAYIS MAHALLESİ

Gecekondu mahallelerinin tarihsel ve siyasi koşulları da Tuhaflık’ta çarpıtıldığı gibi değildir. 1970’lerin siyasallaşma süreci içinde yaşanmış çok önemli bir gecekondulaşma deneyimi, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nin oluşumudur. Bu mahallenin tarihi ve sosyolojisi bilimsel çalışmalara konu olmuştur. Şükrü Aslan’ın doktora tezi, 1 Mayıs Mahallesi, 1980 Öncesi Toplumsal Mücadeleler ve Kent başlıklı çalışması, sosyalistlerin örgütlü müdahalesiyle gecekondu mahallesinin kuruluşunu ve karşılaştığı yıkımı belgelemektedir. 1970’lerde, Ümraniye’de Kapanağılı bölgesinde, arazi mafyasının denetiminde başlayan gecekondulaşma, etkin birkaç sosyalist örgütün ortak hareket ederek, mahalle halkının oylamasıyla seçilen “Halk Komitesi” aracılığıyla mafyayı etkisizleştirmeleriyle yeni bir nitelik kazanır. Bu süreç mahalle halkının katılımını sağlar ve ortak kararların uygulanmasıyla gelişir.  Halk Komitesi, arsa dağıtımını, mahallenin okul, park benzeri ortak alanlarının planlanmasını başarıyla gerçekleştirir. Mahallenin su, elektrik, yol benzeri belediye hizmetlerinden yararlanması için resmi kurumlarla ilişkiye geçer. Sosyalist örgütlerin planlı ve eşitlik gözeten gecekondulaşma çalışmaları, dönemin siyasi iktidarı, MC Hükümetini, bir örnek olma tehlikesi taşıyan 1 Mayıs Mahallesi’ni yıkım için harekete geçirir. Bu yıkımı meşrulaştırmak için sermaye basını, mahallenin “kurtarılmış bölge” olduğu yalanını yayar. Mahallenin ortak alanı, toplantıların Halk Komitesi çalışmalarının yürütüldüğü binayı, komünistlerin karargâhı olarak gösterir.

2 Mayıs 1977 günü gecekondu tarihinde daha önce yaşanmamış ölçüde büyük bir yıkım yaşanır. Mahalle halkı bütün gün evlerini savunmak için polise ve jandarmaya karşı direnir. Silahlı çatışma yaşanır. Halktan 9 kişi doğrudan hedef alarak ateş eden polislerce öldürülür, yaralananlar olur. Binlerce gecekondu yıkılır.

Yıkımın hemen ertesinde Halk Komitesi mahalleliyi toplayarak gecekonduların yeniden inşa edilmesi gerektiğine ikna eder. Halk toparlanır, kısa sürede, yeniden yapım çalışmalarına başlanır. Sosyalist örgütlerin 1977 sonbaharında başlattıkları yardım kampanyaları, üniversiteli öğrencilerin gecekondu yapımında karşılıksız çalışmaları birkaç ay içinde mahalleyi eskisinden daha planlı biçimde ayağa kaldırır.[1] Halk Komitesi, Mimarlar Odası’ndan ve şehircilik uzmanlarından yardım alarak, yolları ve kamusal alanları bu yeniden kuruluşta daha iyi planlamıştır.

KENTİN DEĞİŞİM DEĞERİ VE KULLANIM DEĞERİ

Şükrü Aslan, çalışmasının sonuç bölümünde şu değerlendirmeyi yapar: “Bu önemli kentsel deneyimin 1970’li yıllarda gerçekleşmesi tesadüfi değildir. 1970’li yıllar, Türkiye’de hem genel olarak tabandan gelen toplumsal hareketlerin Cumhuriyet tarihi boyunca en aktif ve kitlesel katılıma ulaştığı; hem de sol/sosyalist hareketlerin bu toplumsal dinamizmin öncüsü konumunda olduğu bir dönemdir."[2] Toplumbilimcinin araştırmasının sonucunda gördüğü ve yazdığı gerçeği piyasa yazarları silmeye çalışmaktadırlar. O. Pamuk’un kafasındaki Tuhaflık tam da buna hizmet eder. Mahallede sol-sağ takımlarının çatışması olduğu çarpıtmasını yazarken yaptığı budur. Oysa asıl çatışma, kente sürülen köylünün, mülksüzleştirilmesi ve “kendi kendinin satıcısı” haline gelmesini sağlayacak koşulların 

sürdürülmesi için uygulanan devlet zoru ile emekçi direnişi arasında olmaktadır. Kentsel mücadele, sınıf mücadelesinin bir başka cephesidir. 1 Mayıs Mahallesi bunun çarpıcı bir örneğidir.

1977 1 Mayıs katliamının esiniyle, mahalle halkının çoğunluğunun kararıyla verilen 1Mayıs Mahallesi adı, 12 Eylül darbesinden sonra Mustafa Kemal Mahallesi olarak değiştirilmiştir. Sosyalist kurucuların, geniş sokaklar arasında, bahçeli evlerden oluşan, okulu, parkı yerli yerinde tasarladıkları 1 Mayıs Mahallesi, Özal döneminde imara açılır ve apartmanlar birkaç yılda bahçeleri silip süpürür.

Mahalleyi kuran sosyalistlerin hapse atıldığı, işkenceye uğratıldığı koşullarda, 1 Mayıs Mahallesi, köyden gelen insanların yerleşim yeri, evi olmaktan çıkartılmış, müteahhitlerin rant hesapları yaptığı parsellere çevrilmiştir. “Gerek yukarıdan politik otorite kararıyla olsun, gerek aşağıdan sınıfsal ve toplumsal mücadelelerle olsun, kent mekânının biçimlendirilmesi aslında sözkonusu mekânın kullanımına ilişkin iki farklı algının varlığını anlatır. Bunlardan birisi, kenti değişim değeri olan bir meta olarak algılarken, diğeri mekânın kullanım değerine ilişkin algıyı esas alır.”[3] “Kentsel dönüşüm” dedikleri yıkım ve yapım süreci, kent toprağını bütünüyle değişim değeri, rant alanı haline getirme sürecidir. Oysa şehirde yaşayanların kullanım değerine ihtiyaçları vardır. İnsanlara insanca yaşanacak evler, rahatça yürünecek sokaklar, gürültüsüz, ağaçlı geniş parklar, kolaylıkla ulaşılabilecek, kütüphaneler, tiyatrolar, kitabevleri, kafeler, temiz havalı şehirler gerekir. Bugün şehirleri rüzgârdan bile yoksun bırakan gökdelenler sarmışsa, rantiye sınıf halkın tepesine çöreklendiği içindir. En zorba iktidarını kurup sürdürebildiği içindir. Piyasa yazıcıları, bu gerçeği karartmaya, karikatür ve fantezi yığıntılarına gömmeye çalışıyorlar.

O. Pamuk’un bütün metafiziği ve tuhaflığı bundan ibarettir. Rantı gerçek ilişkileriyle, sınıfsal bağlamıyla değil, önüne geçilmez bir değişimin ve kaderin sonucu gibi sunar. Gerçeği fantezi kılığında bayağılık yığıntılarıyla örter. Tuhaflık’taki sağ-sol çatışmasının karikatüre indirilmesi, gecekondunun yalnızca tapu ve mülkiyet sorunu düzeyinde kavranması bu nedenledir.

O. Pamuk, yazdığı yeni tarihte, egemen sınıfın insan yazgılarını belirleyen iktidarını ve sömürüsünü görmezden gelir.


[1] Şükrü Aslan, a.g.e.

[2] A.g.e., s.192.

[3] A.g.e., s.192-193.