Onlar hep konuşacaklar, hep yazacaklar ya da gençlere kısa bir mektup...



24-12-2014 08:36


Ahmet Cemal

 

Birkaç gün önce, bir gencin yakınmasına kulak verdim: “Ama hocam, bunlar hâlâ konuşuyorlar!”
Son gazete ve televizyon baskınlarının, gözaltına almaların ve tutuklamaların hemen arkasından yine ortalığa saçılıveren döneklerden, kalemlerini hep en çok para verene satmak peşinde olan yazıcılardan söz ediyordu.

Haklıydı. 

Hep böyledir.

Ama onlar, zaten hep böyleydiler!

Onlar. Yani düzmece aydınlar.

Yani, ne yazık ki, bu ülkenin yüksek sesle konuşan, kalın harflerle yazabilen aydınlarının büyük çoğunluğu!

Şimdi yakınmaktalar. Çünkü son olayların ardından bir de baktılar ki, içine doluştukları dönme dolapların hızı çoktan kesilmiş, dahası, bazıları çoktan durmuş. Lunaparklar iyiden iyiye tenhalaşmış, boşalmış. Seyirciler de, dinleyiciler de çıkıp gitmişler. Her gün farklı manzaralarla karşılaşıp vakit öldürmek peşinde olan seyirciler ve dinleyiciler. Bir de bakmışlar ki, dönme olsun ya da olmasın, aslında karşılaştıkları dolaplar hep aynı! Sonunda sıkılmışlar.

Evet, sonunda, yani bu ülkede hep göregeldiğimiz gibi, ne yazık ki çok geç!

Şimdi, sevgili gençler, gördüğüm kadarıyla çoğunuz, döneklerin hâlâ konuştuklarını ve yazdıklarını görmenin şaşkınlığını yaşamaktasınız!

Bazılarınız: “Utanmıyorlar mı!” demekte büyük bir öfkeyle. 

Bazılarınız da daha hoşgörülü: “Pişman oldular, nedamet getiriyorlar!” diyor.

Aslında onlar, yani dönekler, inanın ki ne pişman oldular ne de nedamet getirmekteler. Sadece, çok ama çok üzülmekteler.

Çünkü, ne kadar güzeldi bir zamanlar, kitleleri kalemlerle aldatarak edinilmiş büyük ünlerin(!) itici gücüyle ve astronomik transfer ücretleri, bir de baş döndürücü aylıklarla soldan ortaya ya da sağa geçivermeler! Ne kadar güzel ve ne kadar kolaydı! Örneğin 25-30 yıldır sadece yazıyor olmak, yeterliydi neredeyse bütün basın çevrelerinde “duayen gazeteci” diye nitelendirilmek için. Tıpkı siyaset hayatında örneğin otuz yılını doldurmuş olanların da süreleri göz önünde bulundurularak “devlet adamı” diye nitelendirilmeleri gibi.

O altın çağ’da medya dünyasının ve bu ülkedeki neredeyse bütün dünyaların kapıları açıktı. 25-30 yıldır yazdıkları ile kaç fırıldak boyu yol aldıkları, en güçlü sürüngenlerle boy ölçüşenlerle yarışarak hangi zirvelere tırmandıkları önemli değildi. Canlı dönme dolaplara dönüşmek alışkanlıkları yüzünden ülkede medya etiği diye bir şey kalmaması da önemli değildi. Tek önemli olan, böylelerinin her zaman her yerde bir saygınlık(!) şemsiyesinin altında dolaşabilmeleri, bukalemunlara taş çıkartırcasına renk değiştirme becerilerini de her gün daha bir geliştirebilmeleriydi. Büyük ekranlarda düzenlenen ve ‘tartışma’ adı altında sunulan sahibinin sesi programlarının hemen hepsinde konuşmacıydılar. Değerli(!) görüşlerinin alınmadığı hemen hiçbir sorun ve konu yok gibiydi. Hele son yıllarda bir de akil adamlar düzeyine(!) yükseltilerek Devlet eliyle de onurlandırılmışlardı. 

İkinci Cumhuriyet ve yetmez ama evet gibisinden icatlar, böylelerinin yaratıcılıklarıyla bu ülkenin en büyük utançlar tarihinin sayfalarına geçti.

Ama bir gün, daha geçenlerde bir gün, daha doğrusu bir sabahın erken saatlerinde, farklı bir patlama ile her şey darmadağın oldu. Bu büyük patlamanın etkisiyle kendilerini dönme dolapların kabinelerinde güvence altına alabilmiş son dönekler de terk edilmiş lunapark zeminlerine saçıldı. Ansızın baktılar ki, hemen hepsinin son kullanım tarihleri çoktan geçmiş. Kendilerini bundan böyle daha bozulmadı yalanıyla satabilecekleri hiçbir Pazar kalmamış.

Mektubumun son satırları da sizlere, bu ülkenin sevgili okuyan gençleri. Bundan böyle gerçekten okuyun ve düşünün ki, artık kime aydın, kime gazeteci, kime şerefli, kime şerefsiz diyeceğinizi daha iyi bilin ve son kullanım tarihi geçmiş hiçbir kalemi kalemden saymayın!