Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek…



13-08-2015 10:32


Nurettin Abacıoğlu

Önce, Antik Mısırlılar hastalığı kayda geçirdiler. Sonra Hipokrat (İÖ 460-370), onun bir bataklık hastalığı olduğunu keşfetti. Çok sonraları ise Güney Amerika’nın Peruvia yerlileri, ilaç olarak kınakına kabuklarının bu hastalığa iyi geldiğini buldu. Ne ki bu keşif Kontes Chinchone’nin adını taşır. 1683 de dünyaya o duyurmuştur. Malarya adını ise Torti (1753) koydu. 1820 de kınakına kabuğunun içinden “kinin” elde edildi ve son olarak da Manson (1894), dişi sivrisineklerle bulaştığını buldu.

Sıtmadan bahsettiğim anlaşılmıştır.

Salgınları çok insanı telef etti. Yani yüz binler, savaşlarda değil de sıtmaya kurban gitti. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda da en önemli sağlık mücadelelerinden birisi sıtmayla savaştı. 1970’lere gelindiğinde, istatistikler sadece bin iki yüz vaka kaldığını gösteriyordu. Doğal olarak işin ucu bırakılacak kadar gevşetildi. Sağlık Bakanlığı sıtma eradikasyonundan vazgeçti. Oysa sıtma tattırdığı acı sonlardan hiç vazgeçmedi. 70’lerin sonunda hasta sayısı yeniden yüz binleri aştı. Şimdilerde halen aşılama kampanyaları ve bataklık kurutmaları ile mücadele edilmeye çalışılıyor. Pek çok şeyin vurduğu gibi, bu hastalık da halen memleketin Güney Doğu ve Çukurova coğrafyasını vuruyor…

Yani ve kısacası halk çok yandı bu hastalıktan. Dilimize de şu tümce armağan kaldı: “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek…”

***

Memleketin ahval ve şeraiti buna da tam uygundur…

AKP parti devletinde öyle işler olmaktadır ki, her gün ölüm gösterilmekte ve RTE’nin seçimine, sıtmaya razı olur gibi ahali ikna edilmektedir.

Uğursuz bir savaş canlara mal olmaktadır.

Ölümün adı istatistiktir.

İnsanın böyle değersizleştiği; siyaset sömürüsünün insan canı üzerinden yol yürüdüğü bir zamanda, ne yazılanların, ne de söylenenlerin hiçbir anlamı kalmamıştır.

Artık ölümlerden ölüm beğenmenin bir karşılığı var mıdır; bilemiyorum. Ne ki moleküllerine değin parçalarına ayrılan bedenlerden geriye genelde bir şehitlik mertebesi kalmakta ve yaraya tuz basar gibi şehitlerin ölmeyeceği var sayılmaktadır. Ne iyi; şehit bir yandan şehit olmakta ve şehitler olduğu için vatan sağ olmakta; sonra da, ertesi gün ailesinden başka hatırlayanı olmasa bile, şehitler ölmemekte ve vatan da bölünmemektedir.

Kanlı bir boğazlaşma, bölünmüşlüğü bile toz duman ederken, kafalar devekuşu misali kumun içine gömülmektedir…

***

Ölen kimler mi bir bakmalı?

Yokun, yoksulun; çulsuzun, donsuzun meslekleri bir üçlemedir. Ya asker, ya polis ya da dağda gerilladır çoğunluğu. Çünkü okumaya, paralı başka bir hayatı sürdürmeye ne fırsatları ne de sıraları olmuştur… Yani bu uğursuz düzenin eşitsiz gelişimi onları daha ana rahminde yakalamış ve yirmili yaşlarda eğer hayatın içinde sürünmüyorlarsa tabutun içine yatırmıştır…

Laflar hamaset sayılmasın. Tuzu kuru olana öyle gelebilir. Oysa bu memlekette istatistiklere göre şu an yirmi beş milyondan fazla yoksulluk sınırının altında yaşayan vardır…

Eğitim hakkının parayla satın alındığı, işin adının karın tokluğuna sömürülme olduğu, cebinde paran yoksa sağlık hakkının bulunmadığı bir devranda, hayata tutunmak, bir baltaya sap olmak için halk çocuklarının payına bu üçleme düşer çoğu kez…

Üçlemenin bir rasyoneli vardır. Verilecek can ya devlet ve millet için; ya da başka bir mikro milliyetçiliğin adı olan halkın özgürlüğü içindir…

Anaların acısı nasıl da kor ateşi gibi düşmektedir yüreğe…

Oğlunun tabutu başında on sekiz bin lirası olmadığı ve ölümünün bedelini ödeyemediği için oğlundan özür dileyen ananın ateşini, acısını hangi söz, hangi gözyaşı giderebilir ki…

***

İsyan ediyorum…

İnsanlığımdan utanıyorum…

Bir çare arıyorum…

Bir derde deva; bir sadra şifa olmalı diyorum…

***

Sarayda seçim hesapları yapılıyor. Beyler kravat bağlayıp, faydalı koalisyon görüşmeleri yapıyor. Nezaket cümleleri mide bulandırırken, insanlar sokakta her gün ölmeye yatıyor… RTE erken seçim hesaplarını anket puantajlarına endekslemiş, daha da sertliğin, daha da ceberrutluğun peşini kovalamaya devam ediyor…

Görünen köy kılavuz istemiyor…

Asıl derdimiz esasında nasıl ortaklaşa mücadele etmeliyiz sorusuna yanıt aramaktır.

Oysa bunu demek yerine, ayrılıkların teorizasyonunu yapan kafalara ve memleketin bir iç savaşa gitmesine göz yumulan bu aymazlığa göğsümün bütün soluğuyla haykırıyorum ve isyan ediyorum…

Hazirandaki gibi ayağa kalkılmalı ve bu uğursuz gidişata dur denilmelidir…

Ölümü görüp hep sıtmaya razı olmamak için…

nuriabaci@gmail.com