Ölenler kalanlar için şiir yazar!



27-09-2015 10:17


Bu haftanın vizyonu üzerinden kısaca geçeceğiz tabii ama haftanın kuşkusuz en önemli filmi 2 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Katliamı’nı anlatan Madımak Carina’nın Günlüğü… Her yıl büyük lanetlerle andığımız katliam Ulaş Bahadır tarafından beyazperdeye aktarıldı. Tabii filmle ilgili söylenecek şeylerden biri de böyle bir olay yaşanmasaydı ve böyle bir film çekilmeseydi olacak. Carina’nın Hollanda’da başlayan hikayesi Sivas’ta Madımak otelinde son buluyor, katliamın tek yabancı kurbanı o! Filme duyarsız kalmamak lazım dileğiyle...

Yok Artık! Hadi canım!

Karikatürist Serkan Altuniğne yazmış, Caner Özyurtlu çekmiş ama filmde ‘Yok Artık’lık bir durum göremedik! Skeç skeç giden filmde taksicinin durakta, bakkalda, orada burada anlattığı hikayeler filme geliyor ve Yok Artık’ı yaratıyor. Altuniğne’nin karikatürlerinin daha keyifli olduğunu söylemek mümkün tabii ama iş uzun soluklu bir hikaye anlatmaya gelince hikayenin şaftı biraz kaymış sanırım. Bir de hikayenin sonunda anlatılanları toplamaya ve başka bir tarafa yığmaya çalışmış Altuniğne ama o ana kadar anlatılanlar zaten pek de iç açıcı olmadığı için sonunda da büyük bir hayret duygusu yaşamıyoruz ne yazık… Oysa hikayeler biraz daha parlak, absürdlük kıvamı daha coşturucu olsaydı biz de eminin ‘Yok Artık’ derdik ama şimdilik ‘hadi canım’ demekle yetiniyoruz!

Stajyerler ne yer ne içer!

Kadın erkek ilişkilerine pek güzel nokta atışları atan Nancy Meyers bu kez ilişkileri biraz harman etmiş. Şirketin başındaki genç patron Jules Ostin ve yaşlı stajyer Ben Whittaker arasındaki ilişki filmin en sağlam noktası. Ben’in hayatına filmin başında daldığımız için sonrası için sürpriz içeren bir durum yok, yani eşini kaybetmiş, yetmişine merdiven dayamış ve hayatta hala bir amacı olması gerektiğine inanan Ben’in bir şirkete yaşlı stajyer programında girmesi ve orada kendi çapında bir kariyer yapması pek sevimli duruyor. Kendini iş hayatının her şeyine kaptırmış, gözü işten başka bir şey görmeyen Jules’un hayatına çok şey katması da anlaşılır ama filmin ikinci kısmı yani Jules’un bir kocası ve çocuğu olduğunu öğrenmemiz biraz yavan kaçıyor açıkçası. İstekler ve kariyer beklentisi ne kadar yüksekse de, koca ve ev beklentisi o kadar sıradan ve sade duruyor ve bu da birazcık inandırıcılık sorunu yaşatıyor. Hele ki kızlarına bakan babanın durumu! Ne yaptığı ne ettiği ve Jules’un hayatının neresinde durduğu tam bir kaos, daha doğrusu durduğu bir yer yok, bakıcı kıvamında! Yani film çalışan kadın ve evde kalan baba konumunu bir yerden yakalamaya çalışmış ama olmamış, filme artı değer katacağı yerde hikayeyi yavanlaştırmış! Hele de Ben’i bu ailenin içine katmaya çalışıp ondan çözüm umması da ayrı bir sorun! Bir de karısını iş hayatına kaptıran adamın tipik davranışı, aldatmak konulu bir sorun da eklenince hikaye iyice inandırıcılık kıvamını kaybediyor. Ama Jules ve Ben’e hayat veren Anne Hathaway ve Robert De Niro arasındaki uyumun başarılı olduğunu söylemek mümkün, özellikle de dertleşme anları! Yaşlı stajyerler candır dedirtiyor film!

Hey Prens! Küçük Prens!

Antoine de Saint-Exupéry Küçük Prens’i büyümek istemeyenler için yazmıştı, filmde de bu dilek devam ediyor! Tabii küçük bir kızın gözünden Küçük Prens’in dünyasına uzanıyoruz, sanki yönetmen hepimizdeki bakış açılarını harmanlamış, toplamış, biriktirmiş ve ders çalışması için annesi tarafından sürekli zorlanan kızın dünyasına taşımış! Yani kitap birebir Küçük Prens uyarlaması değil, bir nevi kitabın, kahramanının bizdeki karşılığı gibi. O yüzden filme girer girmez klasik bir hikaye akışı beklemeyin ama akışa da kendinizi teslim edin, muazzam bir hayal dünyası var sonrasında!