Olanakların farkında mıyız?



02-02-2017 08:00


Erkan Baş

Doğrudur, ülkemizin ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan AKP/Saray iktidarının uzun süredir herhangi bir ‘şaşırtıcı’ hamlesini görmemiş olmamız, sürecin genel gidişatına dair beklenmedik neredeyse tek bir adım ile karşılaşmıyor oluşumuz başlı başına önemli bir veridir.

Gerçekliğinden bağımsız olarak düşünelim, AKP’nin iktidara geldiği ve yerleştiği süreçte en sık kullandığı cümleler nelerdi?

- “Türkiye’de bir vesayet var”

- “Elitlerin yönettiği bir ülkede müslüman halkın söz hakkı bulunmuyor”

- “Türkiye’ye istikrar ve huzur gerek”

- “(Geçmiş iktidarlar) Ekonomik olarak ülkeyi batırdılar”

- “Analar ağlamasın”

- “Türkiye’nin demokratikleşmesi gerekiyor”

- “Dış politikada komşularımızla sorun yaşamamalı, aktif konum almalıyız”

Kuşkusuz başka pek çok yalan, yanlış söz akla gelecektir ama derdimizi anlatmak için bunlar bile fazla.

Bunların üzerine bir de hepimizin gördüğü tabloyu kısaca özetleyelim.

AKP dün vesayete karşı mücadele ediyor görüntüsü veriyordu, bugün vesayetin en önemli simgesi AKP ve özel olarak Saray’dır.

Referandum tartışmalarında “evet” diyerek ilk öne çıkanlara baktığımızda Türkiye’nin yeni elitlerini ve zenginlerini görüyoruz.

Türkiye, tarihinin en istikrarsız dönemine girmiş durumda, ekonomik verileri gösteren tablolarda eğrileri dipten dibe uzuyor.

“Onlar konuşur, AKP yapar” diye bir propaganda cümleleri vardı.

AKP iktidarında Türkiye’de gerçekten olmayacak işler yapıldı.

Örneğin 1150 odalı saray gerçekten özgün bir iş oldu ve kaç paraya mal olduğunu hiç kimse net olarak bilmiyor.

Nitelikli işgücü açısından yüzde 20’lerin üstüne çıkan işsizlik ve ülkenin en az üçte ikisinin yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı bir nüfus yapısı da AKP’nin yapmayı başardıkları arasında.

Sadece son iki yılda bombalı-silahlı saldırılarda ölen insanların sayısını bile tespit etmek çok zor. Türkiye’de huzurlu ve rahat yaşadığını söyleyebilecek kaç kişi var?

Ülke açık bir diktatoryal yönetime evrilmiş durumda.

Ve son olarak, dış politikada tek bir başarı yok, aktif konum alma arayışları ülkeyi Ortadoğu’da bir bataklığa gömmüş durumda. İktidarın kendi içinde, tek bir hedefine bile ulaşamayan, her söylediğini yutmak zorunda kalan dış politika pratiğinin faturasının kime/kimlere kesileceğinin tartıştığı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Kısacası AKP’nin en az 10 yıl boyunca kullandığı tüm argümanlar ya çökmüş ya da tersten  apaçık AKP’yi anlatır hale gelmiş durumda.

Özetle, AKP/Saray iktidarı artık koltuğu koruyabilmek için kullandığı tüm maskeleri çıkarmak zorunda kalmış, sadece elindeki güce, baskı ve şiddet araçlarına güvenen bir iktidara dönüşmüş durumda.

Şimdi başlıktaki soruya gelebiliriz.

Referandum’a böylesi bir ortamda girdiğimizin farkında mıyız?

Daha doğrusu bu olanakların farkında mıyız?

Dikkatli (ve yaşı yeten) okur, yazının başlığını gördüğünde 10 yıl kadar önce dönemin Cumhuriyet gazetesinin “Tehlikenin farkında mısınız?” sürmanşetini hatırlamış olmalı.

Cumhuriyet bu başlığı attığında kimileri çok beğenmiş, kimileri de gereksiz bir abartı olduğunu düşünmüştü. Ancak açık konuşalım, o zaman aklı başında hiç kimse bunun aynı zamanda bir olanak olduğunu söyleyemezdi. Bugün ise hemen herkes tehlikenin farkında ama aynı sürecin yarattığı olanakları da görmek zorundayız.

Toparlayalım.

An itibariyle referandumun kaderi AKP’den çok bizlerin elinde. Bugün tehlikeyi görmek bir maharet gerektirmiyor, esas mesele olanakları görmek, oraya odaklanmak ve bunun gereklerini yerine getirmektir.

AKP’nin sadece gücünü değil zaaflarını ve sınırlarını da saptayabilen bir bakışa ihtiyacımız var. Türkiye’nin gerilimli ve dinamik toplumsal-siyasal fay hatlarını görerek, o fay hatlarına doğru bir biçimde yerleşerek iktidarın planlarını alt üst etmenin mümkün olduğu bir zaman dilimindeyiz.

Artık fiilen başlayan referandum süreci devrimci güçlerin önemli roller üstlenebileceği tarihsel bir andır.

Doğru hareket edilirse, Türkiye’nin ilerici toplumsal güçleri etkili biçimde ve fiilen başlattıkları direnişi yayarak güçlü bir halk hareketine dönüştürebilirler. 

Bu başarılabilirse referandumda “Hayır” oyunun çıkması mümkündür.

Bu hareketlenmenin şimdilik sadece “Hayır” oyunu yüksek çıkarması bile, gelecek için umut verici süreçlerin önünü açacaktır.

Kendisini böylesi çalkantılı bir döneme göre kuran bir politik kutup, bu kararlılığın sürmesiyle çok hızlı biçimde güçlendirebilir.

Bu görev, hak ettiği sorumluluk ve ciddiyetle ele alınıp yerine getirilirse, şu anda hayali bile zor sonuçlar yaratabilir.