Olağanüstü halde olağanüstü mücadele



23-11-2016 07:37


Can Soyer

Türkiye 15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL koşullarında yaşamaya devam ediyor. Ancak OHAL fırsatıyla girişilen diktatörlük inşası, anayasal bir uygulama olan OHAL’in de ötesinde bir “olağanüstü hal” içinde olduğumuzun göstergesi.

Bir siyasal-hukuksal rejimin kuruluşu, devlet aygıtının ve bürokrasisinin yeniden yapılandırılması, anayasanın ve yasaların dönüştürülmesi, adlı adınca tek adam diktatörlüğünün, saltanat ve hilafet hevesiyle donanmış bir yönetim tarzının inşası, doğası gereği, olağanüstü bir haldir zaten.

O halde, bu dönemde yürütülecek mücadelenin de bu olağanüstü hal durumuna uygun kılınması gerekir.

Başta Türkiye’nin sosyalist ve devrimci birikimi olmak üzere, mevcut gidişattan rahatsız olan tüm kesimler, bir rejim inşasıyla, yani kurucu bir uğrakla karşı karşıya olunduğunu artık kabullenmeli, olağanüstü hale karşı olağanüstü bir mücadele hattını ve pratiğini hayata geçirmelidir.

Bunun için de bazı konularda netlik gerekiyor.

Mesela, OHAL’in sona erdirilmesinin ardından Türkiye’nin göreli olarak normalleşeceği beklentisinden vazgeçilmeli artık. Evet, OHAL bir gün kaldırılacak, ama Türkiye normalleşmeyecek, olağanüstü hal koşullarında yaşamaya devam edecek. OHAL fırsatıyla hayata geçirilen yasaklar, gözaltılar, tutuklamalar, kapatmalar geçici uygulamalar değil, tam da AKP/Saray Rejimi dediğimiz rejimin kendisidir zira.

Türkiye normalleşmeyecektir, Türkiye sosyalist hareketi de normalleşmeyi, normal koşullarda mücadele etmeyi beklemekten vazgeçmelidir.

Olağanüstü hal rejimine olağanüstü bir mücadele ile yanıt verilmelidir.

Zaten devrimcilik, esas olarak, olağanüstü hallerde, normal olmayan koşullarda yapılan iştir.

Türkiye sosyalist hareketi, düzen ve istikrar dönemlerini aramaktan, beklemekten, kendisine en çok ihtiyaç duyulduğu anda onu hep kıyıda tutan bu kör alışkanlıktan kurtulmalıdır.

Bu önermenin anlamı açık: Bugün AKP/Saray Rejimi’nin karşısına dikilen ilerici, cumhuriyetçi, özgürlükçü direnç tek bir hedefe yönlendirilmeli ve güçlendirilmelidir. Türk ve Kürt yoksulları, laiklik ve adalet arayışında olan yurttaşlar, kadınlar, gençler, Aleviler farklı farklı kanallarda cılızlaşıp kaybolan kavgayı bir araya getirmenin, AKP/Saray Rejimi’nin karşısına yekvücut olarak çıkmanın yolunu bulmalıdır.

Türkiye’nin bu karanlıktan kurtulmasında öncülük görevi sosyalistlere düşüyorsa eğer, öncülüğün sınanacağı ve hayata geçirileceği ilk ve en acil başlık bu buluşmanın sağlanması, bu buluşmanın zeminlerinin ve yollarının inşa edilmesidir.

Gayet anlaşılır görüş ve yaklaşım farklılıklarını böylesi bir buluşmanın imkansızlaştırılması için bahane haline getirmek, altta yatan niyetsizliği perdelemeyi dahi becerememektedir artık.

Bu önermenin de gerekleri açık: Türkiye’de “kafamızı fazla çıkarmayalım”, “başımıza iş açmayalım”, “şu fırtınanın geçmesini bekleyelim”, “bu arada şu tabela işini halledelim”, “aman onlarla yan yana gelmeyelim” dönemi kapanmıştır. Türkiye’de AKP/Saray Rejimi’nin gerici ve faşist saldırısından “saklanarak” sıyrılmanın yolu kalmamıştır. AKP/Saray Rejimi’nin üzerine gittiği ve boyun eğdirmeye çalıştığı tüm kesimler, bu diktatörlüğün karşısında el ele vermediği, omuz omuza durmadığı ve olağanüstü bir mücadele pratiğini hayata geçirmediği sürece bir bir ufalanacaktır.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde, Mustafa Suphi’lere söylenen “gitmeyin, canınızdan olursunuz” ya da Mahir’lere, Deniz’lere söylenen “aman böyle eylemler yapmayın, yoksa faşizm gelir” sözleri duyulmuştur. Bu sözleri daha fazla duymaya ihtiyaç kalmamıştır.

Türkiye solunda, bir çoğu 60’lı ve 70’li yılların tartışmaları ve tercihleri üzerinde temellenen ayrımlar için koca koca ciltler yazılmıştır. Bu ciltlere yenilerini eklemenin gereği kalmamıştır.

Bugünkü ayrımların ve farklılaşmaların zemini, içinden geçtiğimiz güncel ve tarihsel kesitin ihtiyaçlarına ve koşullarına göre yeniden tarif edilmelidir. Türkiye sosyalist hareketi, artık, bugün için ve bugünün zemininde ayrışmalıdır.

Bugün Türkiye, kızıl bir damarın güzergahı boyunca “bölünmelidir”. Bu bölünmenin çizgisi halklarımız ya da yurttaşlarımız arasına değil, AKP/Saray Rejimi’yle mücadeleye niyeti olanlar ile olmayanlar arasına çizilmelidir.

CHP yönetimi AKP’yi kızdırmak istemiyorsa çizginin karşı yakasına geçmelidir; AKP’ye boyun eğmeyen cumhuriyetçi yurttaşlarımız devrimci yakaya.

HDP içindeki uzlaşmacılar hala AKP’den ya da gericiliğe verilecek primden medet umuyorlarsa çizginin karşı yakasına geçmelidir; eşit, özgür ve kardeşçe bir ülkeyi birlikte kurma iradesini gösteren Kürt yoksulları devrimci yakaya.

Sosyalistler arasında bu dönemi geride durarak atlatmak isteyenler varsa çizginin karşı yakasına geçmelidir; Suphi’lerin, Mahir’lerin ve Deniz’lerin cesaretini devralanlar devrimci yakaya.

Türkiye, AKP ile mücadele edenler ve etmeyenler, etmeye niyet göstermeyenler olarak “bölünmelidir”.

Çünkü Türkiye’de gerçek ve işe yarar bir bölünmenin yegane ekseni budur.