Nükleer ve taşeron: Kime cennet, kime cehennem?



04-12-2014 08:35


Geçtiğimiz günlerde Rusya ile Türkiye arasında enerji ve ekonomi başlıklarında çeşitli şekillerde işbirliği sağlayan kimi sözleşmeler imzalandı. Nükleer enerjideki işbirliğini pek çetrefilli yollarla AKP’nin meşhur şehir hastanelerine bağlayan bu sözleşmeler, nükleer santrallerin yapımı için engel teşkil eden her şeyi adeta dümdüz ediyor.

Avukat Özgür Erbaş dünkü yazısında tabloyu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Toplam resme bir adım daha geriye çıkıp baktığımızda Türkiye, Rusya yararına nükleer santral yapılmasını kabul ediyor, ‘şehir hastaneleri’ adı altında sağlık sisteminin özelleştirilmesini ve bunu da Rusya tarafından yüksek faizlerle finanse edilmesini kabul ediyor, Rusya ile yoğun ilişkileri olan bir şirketin de bu arada yüksek kazanç elde etmesinin önü açılıyor. Peki bu işten Türkiye’nin kazancı ne olacak? Doğalgaza yapılan üç kuruşluk indirim olsa gerek.”1

23 YILDA BİR RİSK...

Nükleer santrallerin doğaya ve canlılığa verebileceği riskler farazi, kafadan uydurulmuş, takıntılı düşünceler değil illa ki; yakın geçmişimizde iki büyük nükleer santral kazası yaşandı. Her ne kadar nükleer santrallerin ilk büyük kazası 1979 yılında Üç Mil Adası’nda yaşansa da, bu kazada ölen ya da aşırı dozda radyasyona maruz kalan kimse saptanmadığı için dünyadaki ilk büyük nükleer felaketin 26 Nisan 1986’da Çernobil’de gerçekleştiği kabul edilir. Çernobil Nükleer Enerji Santrali’nin 4 no’lu reaktöründe meydana gelen bu kaza sonucu tüm kuzey yarımküreye bulutlar aracılığı ile radyoaktif elementler yayıldı, Bulgaristan en çok etkilenen ülkelerin başında geliyordu. Kaza öncesinde ve sonrasında Çernobil’de çalışan kurtarma personelinin sayısı 600 bini bulurken, 2002 yılına kadar bu grup içinde 4000’den fazla tiroid kanseri teşhis edildi. Dünya tarihindeki en büyük nükleer felaket olarak tanımlanan Çernobil Kazasından sonra Türkiye’de bakanlar televizyona çıkıp çay içerek toplum sağlığını ve canlılığı ciddi derecede tehdit eden bu felaketle adeta dalga geçmişlerdi2.

2011 yılında Japonya’daki deprem ve tsunami sonrasında meydana gelen ve Çernobil’den sonra dünyadaki en büyük ikinci nükleer felaket olarak tanımlanan Fukuşima nükleer santral kazası, tüm reaktörlerin patlaması nedeniyle en karmaşık nükleer felaket olarak tarihe geçmiş durumda. Patlayan reaktöre giren ve sağlıklarının ciddi derecede etkileneceği ön görülen kurtarma personeli Japonya’da kahraman ilan edilirken felaketin etkileri ise hâlâ sürüyor: Geçtiğimiz haftalarda Kaliforniya açıklarında Fukuşima kazasından kaynaklanan nükleer sızıntı tespit edildiği açıklandı. Antalya Nükleer Karşıtı Platformu'nun "Nükleer santrallerin sağlığa etkileri" başlığıyla düzenlediği toplantıda konuşan Dr. Deniz Akgün’ün şu sözleri tehlikeyi ortaya koymaya yetiyor: “Dünya genelinde 400'ün üzerinde nükleer santral olduğu hesaba katılacak olursa dünya genelinde Çenobil ve Fukuşima türü nükleer kaza oluşma sıklığı 23 yılda 1 olarak tahmin edilmektedir. Fukuşima nükleer kazası bu öngörüyü doğrulamıştır. Fukuşima nükleer kazasının gösterdiği bir diğer olgu ise nükleer santrallerin güvenlik paradigmasının çökmüş olduğudur."3,4

NÜKLEER ENERJİ SEKTÖRÜNDE TAŞERONLAŞMA: YAŞARKEN ÖLMEK

Anne Thebaud-Mony “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” adlı çok kıymetli kitabında nükleer enerji sektörünü şu başlıkla ele almaya başlar: “Risklerin Alt İşverene Devri”. Thebaud-Mony’nin bu başlığı seçmesi kuşkusuz tesadüf değil, tüm dünyada olduğu gibi yazarın ülkesi Fransa’da da nükleer enerji sektöründeki işçiler çoğunlukla iş güvencesi olmayan, işçi sağlığı ve güvenliğinin tüm eğitim ve uygulamalarından mahrum bırakılmış, örgütsüz, yoksul taşeron işçiler. İş cinayeti riski, sakatlıklar, radyasyon maruziyeti gibi çok ciddi riskler barındıran bu sektördeki tüm mevzuat tahmin edebileceğiniz gibi sermayedarları koruyup, sistemin tüm tehlike, risk ve açıklıklarını taşeron işçinin sırtına yıkıyor.

Thebaud-Mony’nin kitabında nükleer enerji sektörüne ilişkin çok çarpıcı veriler, anlatılar, dava ve mücadele örnekleri var; okumayan kalmasın derim. Göze çarpan ve aslında Türkiye’de farklı sektörlerde istihdam edilen taşeron işçilerin çok yakından bildiği, yaşadığı bir kaç anlatıya kulak verelim:

“... Nükleer santrallerdeki çalışma koşulları diğer sektörlerden bütünüyle farklı, çünkü biz mekan sıkıntısı nedeniyle korunmanın bir türlü sağlanamadığı yerlerde çalışıyoruz: Kabinlerimiz yok. Buhar jeneratörlerinde çok uzun süre radyasyona maruz kalıyoruz, kendimizi zor koruyoruz.”5

“Bir keresinde gece çalışıyordum. Radyasyondan korunma servisinden hiç bir görevli orada değildi. Şefim benden dozimetreyi bir kenara atmamı ve iki kat doz almamı istedi. Kabul etmedim ve kovuldum. Böyle işte!”6

Thebaud-Mony’nin kitabı Fransa’nın nükleer santrallerdeki taşeron işçilerin bu gibi öyküleri ile dolu. Hep diyoruz, dövizler taşıyoruz ya “Taşeron ölüm demektir” diyen; işte nükleer santraller söz konusu olunca taşeron “yaşarken ölmek” oluyor.

“AKP’nin yaptığı iyi şeyler de var” diyenler ve “O santraller kaç ailenin karnını doyuracak” nidalarını atanlar henüz piyasaya çıktılar mı bilmiyorum; ancak Akkuyu civarındaki yerleşkelerde “yaşarken ölmeye” tamah ettirilmiş yüzlerce yoksul işsizi bekleyen “kaderin” Fransız “kaderdaş”larından farklı olmayacağını öngörmek için büyücü olmaya lüzum yok. Üstelik bu kez nükleer enerji koca bir taşeron cehennemine (ya da sermaye için söylemek gerekirse “taşeron cenneti”ne) geliyor...

NÜKLEER, TAŞERON ve MÜCADELE HATTI

Ülkemizde ve dünyada nükleere karşı pek çok dernek, platform ve örgüt çok kıymetli ve fedakar mücadeleler yürütüyor. Dünyadaki nükleer felaketlerin en can yakıcı etkilerine kurtarma ekiplerindeki emekçilerin maruz kalması ve tüm dünyadaki nükleer santrallerde işçi sağlığı ve güvenliği uygulamalarını hiçe sayan yaygın taşeronlaşma göz önüne alındığında; bugün ağırlıklı olarak çevre mücadeleleri zemininde yürüyen nükleer karşıtı mücadelenin şimdiden emek mücadelesi ile buluşturulması açık bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor.

Bu noktada, başta sendikalar olmak üzere pek çok meslek örgütüne de şimdiden nice işler düşüyor. Soma’nın, Ermenek’in, Yalvaç’ın, Torunlar’ın bu kez nükleer nedenlerle yaşanmaması için, ağacımız, suyumuz, toprağımız, çocuklarımız, balıklarımız, kuşlarımız, koyunlarımız için bugün en çok Mersin’den yükselen “Nükleere Hayır!” sesini emek mücadelesi ile buluşturmaya ne dersiniz? “Acaba”sı olan varsa aşağıdaki fotoğraflara bir göz gezdirsin derim...

 

Kaynaklar

1.     Özgür Erbaş, Nükleer Şehir Hastaneleri/Bianet (http://bianet.org/bianet/siyaset/160451-nukleer-sehir-hastaneleri)

2.     Şeker, S., Çerezci, O., Radyasyon Kuşatması, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

3.     Fukuşima sızıntısı Kaliforniya açıklarında

http://ilerihaber.org/fukusima-sizintisi-kaliforniya-aciklarinda/5036/

4.     "Nükleer kaza oluşma riski 23 yılda bir"

http://ilerihaber.org/nukleer-kaza-olusma-riski-23-yilda-bir/6092/

5.     Thebaud-Mony, A., Çalışmak Sağlığa Zararlıdır, Ayrıntı Yayınları, sf.96

6.     A.g.e., sf. 103