Neo-liberalizme yenik düşen sol



22-06-2016 09:16


Can Soyer

Dünyada ve Türkiye’de sosyalist solun bir strateji eksikliğinden mustarip olduğu, bu köşede sıkça vurgulanmış bir iddia. Söz konusu eksikliğin giderilmesi salt yazarak ve hipotezler ileri sürerek olmayacak elbette. Öte yandan, strateji tartışmasında tüm sözlerin tükendiği, artık ‘tefekkür’e ihtiyaç kalmayan bir olgunluğa erişildiğini söylemek de pek mümkün değil.

Dolayısıyla, strateji kaybının nedenlerini, koşullarını, görünümlerini ve sonuçlarını tüm boyutlarıyla anlamak ve buralardan elde edilen birikimi yeni bir stratejinin inşasında veri olarak kullanmak için biraz daha çaba harcamanın bir kıymeti bulunuyor.

***

Son 30 yıllık süreçte, hem dünya hem de ulus-devlet ölçeğinde kapitalizmin yönelimlerinin ve sermaye birikim biçiminin gerekliliklerinin adlandırılmasında neo-liberalizm kavramını kullanmak konusunda bir uzlaşının olduğu açık. Bu haliyle neo-liberalizm, sosyalist blokun çözülmesinin ardından hızlanan bir ivmeyle ekonominin, siyasetin ve toplumun kökten biçimde dönüştürülmesini hedefleyen bir model olarak karşımıza çıkıyor.

Dikkat edilirse, burada bir model tanımına işaret ediyor ve ekonomik-siyasal-toplumsal bir bütünlükten söz ediyoruz. Zira neo-liberalizmin salt piyasaların serbestleştirilmesinden, sömürü oranlarının artırılmasından ya da işçi sınıfının haklarının elinden alınmasından ibaret olmadığı; aynı zamanda belirgin özellikleri olan bir siyasal ve toplumsal vizyona da sahip olduğu biliniyor.

İşte bu bütünlüklü vizyon, sosyalist solun ve genel olarak muhalefet dinamiklerinin üzerinde hareket ettiği zemini tüm boyutlarıyla etkileyen ve biçimlendiren başat unsurlardan biridir.

Ve sosyalist solun strateji kaybında da bu zeminde gerçekleşen dönüşümlerin yeteri ölçüde incelenmemesinin veya kavranmamasının payı olduğu söylenmelidir.

Biraz kabalaştırarak söylersek, sol ve muhalefet dinamikleri neo-liberalizm konusunda ekonomik alanın düzenlenmesinin ötesindeki boyutları fazla ciddiye almamış, dolayısıyla neo-liberalizme ve kapitalizme karşı siyasal ve toplumsal alanlardaki mücadelesini yürütürken özel bir dönemleştirme mantığından beslenmemiştir.

***

Neo-liberal modelin siyaset ve toplumsal yapı başlıklarındaki dönüştürücü etkileri ise hayli önemlidir ve mutlaka çözümlenip bir mücadele stratejisinin temellerine yerleştirilmelidir.

Uzun uzadıya ele almak için yerimiz sınırlı, ancak kısaca şöyle toparlayabiliriz.

Neo-liberal modelde ekonomi alanının işleyişi ve dinamikleri, siyasetin her türlü dalgalanmasından ve eğiliminden kopartılarak koruma altına alınmıştır. Öyle ki, neo-liberal modelin ideal tarifine göre, siyaset alanında ortaya çıkabilecek gelişmeler, hiçbir biçimde ekonominin işleyişine etki etmemelidir. Vaktinde Kemal Derviş’in sık sık kullandığı “ekonomiyi siyasetten ayıracağız” sözünün ifade ettiği hedef tam da budur.

Ekonomiyi siyasetten koparmanın ise başlıca iki yolu izlenmiştir. İlk olarak, düzen siyasetinin farklı noktalarına yerleşmiş tüm siyasal aktörler (sadece partiler değil, yargı, akademi, basın gibi kurumlar da) neo-liberal modele ikna edilmiş ya da boyun eğdirilmişlerdir. Bir anlamda, mevcut düzen içinde faaliyet gösteren siyasal güçler neo-liberal modelin ekonomiyi dokunulmaz kılan ilkesini kabul etmiş, etmeyenler tasfiye operasyonlarıyla yeniden biçimlendirilmiştir. İkinci olarak ise, halkın siyaset alanına katılımını mümkün kılan tüm mekanizmalar ya ortadan kaldırılmış ya da etkisizleştirilmiştir. Tüm rakiplerin birbirinin kopyası olduğu bir siyaset alanında seçim yapmaya zorlanan halk, bir de sendikalar, dernekler gibi alternatif yolların işlevsizleştiği koşullarda, kendi çıkarlarını ve taleplerini taşıyıp siyaset alanında temsil edecek bir aktör bulamaz duruma gelmiştir.

Kısacası, neo-liberal modelde ekonominin dokunulmaz kılınması adına siyaset alanı pasifize edilmiş, hatta siyaset alanı ‘siyasetsizleştirilmiş’tir.

Neo-liberal modelin toplumsal yapı başlığındaki müdahalesi ise, halkın birlikte davranma ve ortak bir tutum geliştirme imkanlarını ortadan kaldıracak ölçüde toplumsal bağların tasfiye edilmesidir. Kimi sosyologların “toplumun sonu” demesine varacak ölçüde, bir toplumu ‘toplum’ yapan temel bağ ve ilişki biçimleri yok olmuştur. Türkiye’de her gün daha feci örneklerine rastladığımız değer erozyonunun da ardında, toplumun bu biçimde yok edilmesi yatmaktadır.

Ancak bu müdahalenin esas hedefinin, işçi sınıfının ve çeşitli muhalefet dinamiklerinin neo-liberalizme karşı direnç ve mücadele üretmekte beslenebilecekleri tüm kaynakların kurutulması olduğu gözden kaçmamalıdır. Mesela, kentsel dönüşüm gibi projelerde rant ve ilkel birikim arzusu ne kadar önemliyse, kolektif öznelerin oluşmasında önemli faydaları olan emekçilerin mahalle kültürünün, ortak yaşam duygusunun, dayanışma ağlarının ortadan kaldırılması da en az onun kadar önemlidir. Bu anlamda, neo-liberal model, sadece işçi sınıfının haklarına el koyup daha da yoksullaştırmamış, aynı zamanda emekçilerin siyasal ve toplumsal kapasitesini daraltmaya, onun eylemlilik ve direniş kaynaklarını kurutmaya da yönelmiştir.

Bir anlamda, neo-liberal modelle birlikte, toplumsal yapı her tür normdan ve değerden arındırılarak vahşileştirilmiş, özel olarak da işçi sınıfının ve emekçi kesimlerin ortak çıkarlarını bilince çıkarmakta faydalı bir kaynak olan mekânsal-duygusal bütünlük çözülmüştür.

***

Neo-liberal model, bu bütünlüklü vizyonu ile birlikte halihazırda başat ve belirleyicidir. Herhangi bir aktif ipucu görünmese de zaman zaman dillendirildiği gibi, Erdoğan’ın çeşitli operasyonlarla iktidardan indirildiği bir Türkiye’de, 14 yıllık dönüşüm ve kazanımlar bir ‘müktesebat’ olarak sıkı sıkıya korunacaktır örneğin.

Deyim yerindeyse, neo-liberal model tam da hedeflediği gibi, hem siyasetteki hem de toplumdaki ‘riskler’den uzak bir alana yerleşmiş olduğunu düşünerek kendini güvende hissetmektedir.

Zira kendisine yönelik en ciddi tehdit unsuru olan sosyalist sol ya da radikal muhalefet, fikren olmasa da fiilen yeniktir. Sosyalist sol, siyaseti önemsizleştiren neo-liberal zeminde siyaset yapmak için, çözülüp parçalanmış bir toplumda toplumsal hareket yaratmak için debelenmektedir. Oysa siyaseti yeniden dönüştürücü bir güç haline getirmenin ve emekçileri bir toplumsal/kolektif özne olarak inşa etmenin yolu bulunmadığı sürece, bu debelenmeler biçaredir.

Velhasıl, sosyalist solun ve toplumsal muhalefetin strateji kaybı ile ilgili söylediklerimizin yukarıda çizdiğimiz manzara ile ilişkisi bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş sayılmalıdır.

Farklı boyutlarına ve ihtiyaçlarına daha önceki yazılarda işaret ettiğimiz strateji konusunun, mutlaka ele alınması ve çözüm yolları bulunması gereken bir başka boyutu da burada dile getirdiklerimizdir.

Özetle, siyaset alanının pasifize edilmesine karşı siyaseti yeniden etkin bir güç haline getirmek; emekçi halkın direnme ve mücadele etme kaynaklarının kurutulmasına karşı onun bir araya gelmesini mümkün kılan bütünleştirici zeminler yaratarak bir kolektif özne inşa etmek, böylelikle neo-liberal modele ve aynı anlama gelmek üzere kapitalizme karşı bir sınıf mücadelesini yükseltmek, sosyalist solun strateji tartışmalarının merkezi gündemlerinden olmayı sürdürecektir.

Zaten bu yöndeki pratik çabalarla tamamlanmadığı sürece, strateji tartışmasının da bir tefekkürden öteye geçmesi mümkün değildir.