Neden Tartışamıyoruz?



12-05-2015 07:22


Metin Çulhaoğlu

Önceki yazılarımızda, Türkiye sol hareketinin önümüzdeki dönemde hamle yapma, belirli bir eşiği aşma imkânlarının olduğundan söz etmiştik.

Bu tespite genel olarak katılıp gerisini “Ancak…” diye başlayan cümlelerle getirmek mümkün. Örneğin, “Ancak, sınıf hareketinin bugün için yeterince güçlü olmayışı kısıtlayıcı bir etmendir” denebilir. “Ancak, bu yöndeki hamlelerin karşısına çıkarılabilecek liberal saptırmalara dikkat etmek gerekir” diyen de olabilir. 

Bu yazıda ise “Ancak…” deyip gerisini öyle getirmek üzere bunlardan değil başka bir kısıtlayıcı etmenden söz edeceğiz.    

***

Türkiye sol hareketi içinde 1960’larla başlayan hararetli tartışmaların bir bütün olarak sol açısından öğretici olduğunu; solun bu tartışmalardan hareketle kendini teorik, ideolojik ve siyasal açılardan geliştirdiğini söyleyebiliriz. 

Tartışan tarafların kendileri farkına varmasalar, “konumumuzu kendi içsel dinamiklerimizle geliştirdik” demiş olsalar bile “objektif durum” böyledir.  

Bundan yalnızca sol içinde birbirine yakın duran öbekler arasındaki tartışmaları kastetmiyoruz. En zıt kutuplarda yer alanlar bile, aralarında doğrudan tartışmış olmasalar da, kendi konumlarını en karşıda kimler duruyorsa onlara bakarak geliştirmişlerdir. “Öncülüğü hangi sınıfın/zinde güçlerin üstleneceği” “Türkiye’nin emperyalizme bağımlılık biçimi”, “Türkiye kapitalizminin gelişkinlik derecesi” ve “Kürt sorunu” gibi başlıklar, verilebilecek örnekler arasındadır. 

Geçmişte böyle olmuştu, deyip geçelim.

***

Bugün durumun böyle olmadığını düşünüyoruz.

Dolayısıyla, “Türkiye sol hareketinin önümüzdeki dönemde bir hamle yapma, belirli bir eşiği aşma imkânları vardır. Ancak, bugün sol içinde ciddi tartışma olmaması, kimi başlıkların gerçek anlamda tartışılmaması, kısıtlayıcı bir etmen olarak kendini göstermektedir” diyoruz. 

Peki, nedenleri?

Nedenlerden biri, geçmişteki deneyimlerin de etkisiyle her tür tartışmanın “eylemden alıkoyucu” ya da “bölücü” sayılması, belirli bir gerçekliğe denk düştüğü inkâr edilemeyecek olan “atalet” ya da “bölünme” endişelerinin sakıncalı uçlara taşınmış olmasıdır.

Gelgelelim, eğer “eşik aşma” imkânlarının varlığından söz ediliyorsa, bunun hep bilinen minvalde giderek, cepten yiyerek değil yerine göre yeni tezler ortaya atarak gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir. 

Hem bunu yapmak hem de “eylemli olmak” ve “bölünmeden kalmak” mümkündür deyip geçiyoruz. 

Ancak, Türkiye solunda bugün görülen gerçek anlamda tartışmama, tartışamama durumunun, az önce değinilen endişenin ötesinde nedenleri de olduğu kanısındayız.       

Örneğin, o güne dek söylenmiş olanların ötesine geçen, bu anlamda “yeni” denebilecek görüşlerin her durumda ve mutlaka “olumsuzluk” taşıyacağı düşünülmektedir: Heretiktir, ortodoksluk dışıdır, sapmadır, devrimci demokratlıktır, liberal etkilenmedir şudur budur… 

Bu durumda insanlar yeni şeyler söylemeye pek cesaret edememektedir.  Söylenebilenler ise, daha ötesine geçmeye, üzerinde düşünmeye hiç gerek duyulmadan elde hazır duran yaftalardan birine layık görülmektedir:  Ulusalcı, Kemalist, “Kürt kuyrukçusu” ve liberal…

Kuşkusuz, geçmişte yaşanan, “olumlu ve ilerletici” yanı olduğuna değindiğimiz tartışmalarda da yaftalar olurdu; ancak insanlar yaftalama işleminden sonra en azından kendi konumlarını geliştirip ilerletme gereğini duyarlardı. İşte, şimdi bu yoktur. Yafta kendi başına her şeye yetmektedir, her şeyin hem başı hem sonudur: Ulusalcısın, Kemalist’sin, kuyrukçusun ya da liberalsin; bitti, o kadar…    

Birilerinin defterinin böyle kolay ve kısa bir yoldan dürülebildiği sanısı ve bunun beraberinde getirdiği “rahatlama” duygusu, ötesini düşünmeye gerek bırakmamaktadır. 

Görüldüğü kadarıyla özellikle ülkenin son çeyrek yüzyılına damgasını vuran “liberal dalga” karşısında teorimizi, mirasımızı ve müktesebatımızı koruma titizliğinin zamanla konformizme dönüşmesi gibi bir tehlike söz konusu. Oysa tarih çizgisinin belirli bir noktasında elimizde olanın, üzerine yeni şeyler eklemeden bizi varmak istediğimiz yere kadar o haliyle götürebileceği düşüncesi, en masum ifadeyle, bir “yanılsama” sayılmalıdır. 

Tarihteki “devrimlerden” söz ediyoruz: Ne 1917 sadece ve sadece 1902, ne 1949 yalnızca 1922-1927 ve ne de 1959 tek başına 1953 ile gerçekleşmiştir.