Nâzım Hikmet ve ben



11-11-2014 09:16


Nihat Ateş

“Edebiyat bir metaforlar sanatıdır. Ve bu eserin içine sokulan her katıksız düşünce, katıksız propaganda, eser için başarısızlık anlamına gelir.”*

 

Türk “toplumcu gerçekçi” şiirini değerlendirebilmek için üç ana kaynak bulunduğunu söyleyebiliriz. Kaynakların en başında gelen, bütün anlatım olanakları, tematik çerçevesiyle “halk edebiyatı”dır. Öteki ikisi ise toplumcu gerçekçi şiirimizin, bu topraklardaki adı Nâzım Hikmet ve gerçekçi şiirin dünya edebiyatındaki örnekleridir. Bu kaynaklardan nasıl yararlanacağını bilememek şairin en büyük sorunlarından biridir. Şairin sorunudur da siyasetin sorunu değil midir edebi bir geleneğe bağlanamamak. Deniz'in “Biz siyasete edebiyattan geldik” dediğini anımsıyorum.  Bugünse edebiyattan siyasete bir akış olmadığı gibi siyasetten edebiyata gidilebildiğini söylemek zor. Yollar Deniz'in dönemindeki gibi açık ve net değil belki artık. Neden? Bizler o yolları yeterince iyi açamıyor muyuz? Bu yüzden gidilmek istense bile yollar şaşıyor mu? Siyaset-şiir ilişkisinde bugün neden yollar bu kadar karıştı haftaya biraz daha detaylı irdelemek üzere yukarıda toplumcu şiirin kaynaklarından saydığımız Nâzım Hikmet'e biraz yakından bakalım. Ancak buradaki Nâzım benim Nâzımım. Şiire başlar başlamaz çarptığım dağ...

Anadolu toprakları dışında başka bir coğrafya bilmiyorum ki, şiir birikimi bu kadar yoğun, şiir geleneği nitelik ve nicelik açısından bu kadar büyük sıçramalar ortaya çıkarmış olsun. Hemen her dönem ya da klasik anlamıyla kullanırsam “kuşak” hiç de küçümsenmeyecek birkaç önemli şair, dolayısıyla da şiir anlayışı yaratmıştır. Hangi estetik anlayış ya da duyarlıkla yaklaşırsanız yaklaşın önünüze kaya gibi sert, aşılmaz dağlar gibi bir gelenek çıkar. Fakat Türkiye’de şiir yazmaya başlarken insan bu geleneğin farkında değildir çoğu zaman. Yavaş yavaş şiirle ilişkisini ilerttikçe, şiiri tanıdıkça, “hangi işe” sarıldığının farkına varır. Bu farkına varış başlarda biraz inatlaşmaya dönüşürse de zamanla bu inatlaşma başladığı gibi biter ve şair adayı dümenini edebiyatın başka alanlarına doğru kırmaya başlar. Onun için bu topraklarda, bu birikimin temelinde şiir yazmaya kalkmak her şeyden önce büyük bir inat ve sabır işidir. Samanlıkta iğne arar gibi ararsınız şiirinizi. Bulacağınız ise oldukça şüphelidir.

Bu gelenek içinde öyle “büyük dağlar” vardır ki, demiştim ya; onlardan biri de Nâzım Hikmet’tir. Hemen hemen ilk şiire başlayanların uğradığı ilk duraktır. Ama bu duraktan şiir treniniz hemen kalkamayacaktır. Bir yandan acelecisinizdir. “O kadar büyük ve yeni şiirler yazacaksınızdır ki”, kaybedecek zamanınız yoktur! Yazılacak bir sürü şiir sizi beklemektedir. Haydi kalkalım bu istasyondan der içinizdeki şiir treninin makinisti. Bekleme daha fazla! Hayır kalkmıyorum”; olmazsa içinize verdiğiniz yanıt; dinlenme salonu, hareket ışıkları, “demiryolcuları” olmayan bir şiire varırsınız öteki istasyonda ve geri dönmek zorunda kalırsınız. Onun için Nâzım Hikmet adlı istasyonda şiiriniz, onun kalk demesini beklemek zorundadır. Size daha serbest nazım nedir, dizeler nerede, nasıl kırılacaktır, ses nedir, müzik nedir, serbest nazımda uyak nasıl kullanılır, dize içi uyakların ayarları ve onlardan doğan müzik ve önemlisi şair gelenekten nasıl yararlanır, şiir geleneği nasıl özümsenir ve şiire yedirilir ve yaşadığınız dönemde egemen olan şiir estetiği ile nasıl hesaplaşılır ve nasıl aşılır; öğretecektir.

Bütün bunlarla bitmeyecektir Nâzım şiiriyle didişmeniz. Bir de “Sevdalınız Komünisttir.” Şiirin, giderek estetiğin dünya görüşüyle ilişkisi nasıl kurulacaktır? Sağlam bir dünya görüşünün şiir ve şair için neden gerekli olduğunu öğreneceksiniz, giderek “iyi” bir sanat için neden gerekli olduğunu. Çağını anlamının ve çağı paylaştığınız insanlık durumlarının, bu insanlığın bilinç durumlarının doğru bir yöntemle anlayıp, kavramanın şiiriniz için ne kadar gerekli olduğunu göreceksiniz. Çocuklara kalır falan diye değil, öleceğini bildiğin halde ölüme inanmadığın için dikilen zeytin ağacının neden ve niçin dikilmesi gerektiğini anlamak için hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu göreceksiniz. İnsanlık tarihi nedir, felsefe tarihi nedir, emperyalizm nedir, Heraklit kimdir, Marks kimdir; sorularının yanıtlarını kurcalamaya başlayacaksınız. Bu kez de önünüzde, şiirin dışında başka alanların da olduğunu, onları da bilip, öğrenmenin şiirinizi neden ve nasıl yakından ilgilendirdiğini, şiirinizin hayatla kurduğu ilişkiyi nasıl etkileceğini anlamanız ve daha da öteye giderek içselleştirmeniz gerekecek.

Tabii bitmedi daha. Bir de dünya coğrafyasında şiir nasıl gezinir onu göreceksiniz. Havana’dan, Tiennenmen Meydanı'na, Prag’a, Moskova’ya, Hiroşima’ya... Dünyanın bütün coğrafyalarına şiirle nasıl gidilir? İnsanın yüzünü bile görmediği dostları ve düşmanları için neler duyumsayacağını, bütün bu coğrafyalarda gezerken insan nasıl kendi halkı ve insanıymış gibi tanınabilir ve bilince çıkarılır; göreceksiniz?

İşte bunlardan sonra şiirinizin treni yük vagonunu bütün bunlarla doldurmuş olarak istasyondan ağır ağır kalkabilir ama unutmayın sakın; her zaman, şiir hayatınız boyunca o istasyona döneceksiniz ve bu her dönüş yeni bir şeyi anlayıp kavramak için olacak.

*Lunaçarski, Devrim ve Sanat, İnter Yay. (s.21)