Naziler, TÜSEB ve değer yoksunluğu



20-11-2014 09:31


20 Kasım 1945. SSCB, ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın Alman Nazi Partisi’ne karşı açtığı Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin ilk duruşması 69 yıl önce bugün görüldü.

Naziler, insanlık suçu işlemek, savaş suçları işlemek, dünya barışına karşı suç işlemek ve savaşa sebep olmak gerekçeleri ile yargılanırlarken, “dünya barışına karşı suç işlemek” ilk kez bir davada suç olarak kabul ediliyordu.

Nazilerin işlediği insanlık suçlarını kitaplardan okumak, müzelerde izlemek, sergilerde görmek dahi son derece travmatize edici. “İnsan”ın başka insanların imhası için nasıl bu denli gaddarca tasarılar kurgulayabildiğini anlamak mümkün değil. Tüm bu insanlık ve savaş suçlarının altında yatan ana fikrin ise “öjeni” yani “ırk ıslahı” olduğunu söyleyebiliriz.

Irk ıslahı çalışmalarının, Nazi politikaları için bir can damarı niteliği taşıdığı, soykırımda görev alan pek çok doktor ve sağlıkçı yetiştirdiği ve en nihayetinde 6 milyonu aşkın insanın katledildiği büyük soykırıma zemin yarattığı ortadadır1.

Irk ıslahı fikri ilk kez Nazilerden çok önce 19. yüzyılın ortalarında ortaya konur. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Alfred Ploetz “negatif ırk ıslahı” fikrini ortaya atar. Buna göre, insan soyu iyileştirilmeli, ırkı olumsuz etkileyen etmenler arındırılmalıdır2.

Ploetz, kendisi gibi düşünen doktorlar ve “bilim insanları” ile birlikte 1905’te Irk Islahı Birliği’ni (Society for Racial Hygiene) kurar. Bu birliğe üye olmanın mutlak şartı sağlıksız, elverişsiz kimselerle evlenmemiş/evlenmeyecek olmaktır1,2.

Bu hareket esas olarak 1927 yılında Kaiser Wilhelm Antropoloji, İnsan Genetiği ve Öjeni Enstitüsü’nün (KWIA) kurulmasıyla kurumsallaşır. Kısa süre içinde Nazilerin kontrolüne geçen KWIA, pek çok “ırk uzmanı” yetiştirmiş, tüm çalışmaları Üçüncü Reich ve daha da ilginci Amerikan Rockefeller Vakfı tarafından desteklenmiş ve finanse edilmiştir3. Dönemin pek çok ünlü Alman doktoru bu kurumda aktivist olmuş, sonrasında adi soykırımın bir parçası olarak en rezil insanlık suçlarının işlenmesinde görev almışlardır4.

***

Ülkemizde evrensel hekimlik değerlerini savunan, bilimden yana saf tutan ve en genel anlamıyla Türk Tabipleri Birliği aktivistlerinden olan hekimlerin mücadele başlıkları çok çeşitlidir. Davalara konu olan, uluslararası kamuoyunda ciddi dikkat toplayan üç köşe taşı ise ayrıca önemlidir; daha önceki yazılarda bahsetmiştik:

·      İdam cezasına karşı gelmek,

·      F tipi cezaevlerine karşı çıkmak ve açlık grevi aktivistlerini zorla beslemeyi reddetmek,

·      Haziran’da ihtiyacı olan herkesin yanında olmak, ve cami-sokak-kafe fark etmeksizin mümkün olan her yerde can kurtarmak, ilk yardım uygulamak.

Aynı eğitim sürecinden geçtiği varsayılan hekimlerin kimileri bu değerlere sahip çıkıp ne pahasına olursa olsun mesleğini evrensel değerlere uygun biçimde icra ederken, kimilerinin bu değerleri yok sayıp işkence ve kötü muamelelerin uygulayıcıları ve yeniden üreticileri olması, halkı sağlık hizmetlerinden mahrum bırakmak için elinden geleni ardına koymaması çelişkisi bakidir.

Etiğin ilkeleri, hukuk ve değerler tam da burada devreye girer. Bu iki hekim grubunu birbirinden ayıran el becerisi daha iyi olan bir cerrah olmak, yüzlerce bilimsel makalenin yazarı olmak, yada hastalıkların ayırıcı tanısında en yetkin kişi olmak değil; etiğin ilkeleri, hukuk ve değerlerdir. Yani gerçek anlamda evrensel olandır.

Bugün Türkiye’de tıp eğitiminin hali ortadadır. Yüzlerce tıp öğrencisi kontenjanı açılan tıp fakültelerinde öğrenciler amfilerden taşarken, fakültelerin çoğunda bir kadavra dahi yoktur. Asistan eğitiminin hali ortadadır; performans nedeniyle asistan hekimlerin eğitim saatleri daha fazla hasta bakmaya heba edilmektedir. Kısacası; Türkiye’de sağlıklı koşullarda bilimsel bir tıp eğitiminin ve sağlık hizmetinin verildiğinden bahsedilemez. 2009 yılında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencileri ile yapılan ankette “Anne ve babanızı sınıf arkadaşlarınıza emanet eder misiniz?” sorusuna intörn doktorların yalnızca yüzde 1’inin “evet” şeklinde cevaplaması bu anlamda tesadüf değildir. Hekimler dahi birbirlerine güven duyamaz hale getirilmiştir.

Etiğin ilkeleri, hukuk ve değerlere sahip çıkılan bir eğitim sistemi olmadığı gibi, sağlık sisteminin bütününün bu olmazsa olmaz niteliklerden yoksun bırakıldığı ortadadır. “Ruhsatsız sağlık hizmeti” adlı bir suç uydurup ilkyardımın yasaklandığı bir ülkede, sağlık eğitimi ve hizmetlerinde etik ve hukuktan bahsedilemeyeceği açıktır. Kaldı ki bu bilimdışı zihniyetin bu haliyle tıp eğitimi vermemesi yeğdir.

Ülkenin geleceği, etik ilkelerden ve bilimsellikten yoksun yetiştirilen ve artık ucuz iş gücü havuzuna entegre edilmiş hekimlere emanet edilmek istenmektedir. Bu iki açıdan son derece kaygı vericidir; ilki, halkın sağlığı niteliksiz sağlık emekçilerine emanet edilemeyecek denli ciddidir. İkincisi, ülkenin dört bir yanı zaten toplum mezarlar, faili meçhuller, işkence öyküleri ile doludur. Kolluk kuvvetlerinin yetkilerinin arttırılması bağlamında artan/artması beklenen işkence ve kötü muameleyi görünür kılmanın en güçlü yolunun işkencenin etkin şekilde belgelenmesi olduğunun herhalde bizler kadar iktidar da farkındadır. Bu durumda etik ilkelere, meslek hukukuna ve evrensel değerlere uygun davranacak hekimler iktidar için açık tehdit unsuru olarak görülmekte ve mesleki bağımsızlığından ödün vermeyen ilerici hekim tipolojisinin kökü kazınmak istenmektedir. İktidar, sünni islam referansları ile hareket eden, gerici, ayrımcı, cinsiyetçi, piyasacı hekim kadroları yetiştirmeyi önüne koymuştur. Bugün kurulması söz konusu olan "Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB)”, tam olarak bu kadroların yetiştirileceği, akademik unvan verileceği, tıp uygulamalarının belirleyeninin piyasa koşulları olacağı ve geleneksel sözde tedavi yöntemlerinin meşrulaştırılacağı karargahlar olarak görülmelidir.

***

Nürnberg Mahkemesinden TÜSEB’e nasıl mı geldik?

Malzemesi “insan” olan tıp gibi disiplinlerden etik ilkeler ve evrensel değerleri çıkarınca 6 milyon aşkın insanın katledildiği rezil bir soykırım içinde görev alan yüzlerce hekim olmasına şaşırmak gerekmez. Etik ilkeler ve değerler bakımından körleştirilmiş Nazi doktorları iktidarın kendilerine buyurduğunu yapan, insanları toplu halde katleden “tıp eğitimli canavarlar” olmuşlardır; bu işin tababet ile uzaktan yakından ilgisi yoktur, olamaz.

Tıp etiği ilkelerimiz ve değerlerimiz bize yaşatmayı, yaşamdan yana saf tutmayı ve “önce zarar vermemeyi” buyurur. İşte bugün örgütlü cehaletin ateşle oynadığı nokta burasıdır; örgütlü cehalet tüm ilke ve değerleri hiçe saymakta ve kendi kurumsallığını bu değer yoksunluğu üzerine inşa etmektedir. Bu noktada Nazilerle örtüşmektedir: Bu iktidarın kendini var ettiği zemin, insanlığın binlerce yıldır kolektif bir şekilde biriktirdiği ve yeniden ürettiği tüm değerlerden, güzelliklerden, “iyi”den yoksundur. Zaten bu evrensel değerlerin varlığında örgütlü gericilik ve cehalet kendine yer bulamaz.

Tabloyu karanlık ve ürkütücü bulanlar vardır; buradan bakmak bizim işimiz değil. Bizim işimiz yaşamdan yana saf tutmak, yaşatmak ve yaşamı yeniden üretmektir. Mücadele ve umut bizim tarafımızdadır ve bilinmelidir ki bundan 69 yıl sonranın genç yazarları Nazileri mahkum eden5 Nürnberg Mahkemesi misali büyük, ama henüz görülmemiş bir davanın yıl dönümünü es geçmeyeceklerdir. Bu örgütlü kötülük yargılanacak ve tüm değerlerin en güzel halleriyle vücut bulacağı o güzelim zemin hep beraber yeniden örülecektir.

 

1.     Arpat, H. (2014) Alfred Grotjahn: Halk Sağlığında Bir Portre; Toplum ve Hekim, cilt 29, sayı 2, sayfa 150-160

2.     Proctor, R. N. (1988) Racial Hygiene, Medicine Under the Nazis, Harvard University Press, Harvard

3.     Schleiermacher, S. (1990) Racial Hygiene And Deliberate Parenthood: Two Sides of Demographer Hans Harmsen’s Population Policy, Reproductive and Genetic Engineering; Journal of International Feminist Anlaysis, vol. 3, n. 3

4.     Nyiszli, M. (1946) I Was Doctor Mengele’s Assistant, Oswiecim Museum Books

5.     Ekim 1946’da tamamlanan davada yargılanan 24 kişiden 3’ü beraat edildi. Bir kişinin davası sağlık sorunları nedeniyle düşürülürken, bir kişi de dava sonucunu beklemeden intihar etti. Diğerleri 10 yıl hapis cezasından ölüm cezasına kadar değişen cezalar aldılar.