“Mülteciler mi? Parası neyse veririz be kardeşim!”



08-10-2015 07:02


Geçtiğimiz günlerde Emine ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’e gitmeleri, Emine Erdoğan’ın alışveriş yapmak için çok pahalı bir mağazayı kapattırması ile basında genişçe yer buldu. Oysa Brüksel ziyaretinin daha dikkat çekici “pahada” başka bir boyutu daha vardı: Recep Tayyip Erdoğan ile Avrupa Konseyi arasındaki görüşmelere göre Türkiye’ye göç eden Irak ve Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de barındırılmaları sağlanacak ve bunun karşılığında Türkiye’ye ilk etapta 1 milyon Avro hibe verilecek, akabinde ise bu işler ayrılan 4,2 milyon Avroluk bütçeden gerekli destekler verilecekti. Daha dikkat çekici “pahada” demiştik değil mi; milyon Avrolar havada uçuşurken Emine Hanım’ın kapattırdığı mağazada satılan en ucuz şeyin 600 Türk Lirası ederinde olması da nedir ki? Bu medya da fakir gibi, bir acayip yani!

Şaka bir yana, 5 Ekim’de Avrupa Konseyi ile yapılan görüşmenin can alıcı noktalarından bahsetmek gerekirse;

* Türkiye’de halihazırda bulunan 2,2 milyonu aşkın göçmen ve bundan sonra beklenen göç dalgaları için yerleşim kolaylığı sağlanacak, bu insanların “mülteci” statüsü ve bu statünün gerektirdiği haklardan yararlanabilmeleri sağlanacak, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimleri garanti altına alınacak ve bu insanların iş gücüne katılabilmelerinin imkanları yaratılacak.

* Türkiye’de altı adet “sığınmacı kabul merkezi” açılacak, bunları Avrupa Komisyonu fonlayacak.

* Türkiye sığınmacılarla ilgili başta veri toplama ve kayıt sistemlerini güçlendirerek ve ilgili önlemleri alarak Avrupa’ya “düzensiz göçü” engelleyecek.

* Avrupa Komisyonu ise Türkiye’ye yeni fonlar açacak ve halihazırda yararlanılan fonların kapsamını genişletecek. Ayrıca Türkiye vatandaşlarının Avrupa’da vizesiz serbest dolaşım haklarının görüşülmesi yeniden sıcak gündeme alınacak.

Özetle; Suriye ve Irak’tan mevcut çatışma ve şiddet ortamından kaçan insanların Avrupa’ya yönelmesini engellemek amacıyla Türkiye’de bir tamponlama hamlesi yapılacak ve Avrupa Konseyi bu hamlenin tüm altyapısal ayaklarına çok ciddi bir maddi destek sunacak.

Bunun karşılığı olarak Türkiye’ye vaat edilen en iyi seçim propaganda malzemesi bizi Avrupa vizesinden “kurtarmak” gibi görünüyor; 1 Kasım öncesine yetişir mi bilinmez... Haricinde, sığınmacılara “mülteci” statüsü vermeyi geçtim “sığınmacı” dahi demeyen ve hatta AFAD gibi resmi kurumların raporlarında “misafir” sözcüğünü kullanan Türkiye artık mülteci kabul eden bir ülke olacak. Raporda bahsedilen “sığınmacı kabul merkezlerinin” ise neye tekabül ettiğini en azından henüz bilmiyoruz.

Avrupa Konseyi ve Erdoğan arasındaki bu taze alışverişi burada bırakıp kitaplara bakalım biraz. Noam Chomsky ve Ilan Pappe, “Yaşamla Ölüm Arasında Gazze – Dünden Bugüne Filistin Sorunu” adlı kitaplarında, savaş söz konusu olduğunda “sorunun kalbi” olarak tanımladıkları mülteciler meselesinin emperyalizmin barış planlarına asla dahil edilmediğine dikkat çekerler. Chomsky ve Pappe’ye göre emperyalizm çağında mülteciler meselesi barış metinlerine alınmaz, sorumluluk zorunlu göçün neden olduğu tarafa değil, göçün mağdur ettiği tarafa yıkılır. Örneğin, Filistin’den göçe zorlanan milyonlarca insanın hiç bir sorunu İsrail’in sorumluluğu altında değildir; aksine, bu sorumluluk yine İsrail’in mağduru olan Ürdün ve Lübnan gibi ülkelere de pay edilmiştir.

Bu bağlamda bölgede Türkiye’ye yine atipik bir rol biçilmiş; bir yandan Suriye ve Irak’ı düzleyen uçakların, füzelerin üssü ve cihatçı teröristlerin en büyük lojistik merkezi haline getirilen Türkiye’nin, ana yurtlarından kaçmaya zorlanan insanlar için “bir şeyler” yapar görünmesi uygun görülmüş. Yazının “alışverişli” kısmında değindiğimiz üzere denklem o kadar da düz değil; Türkiye hazinesine akacak ciddi fonlar ve vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı kazanmasını elinin tersiyle itecek bir tutum sergilemiyor. Avrupa ise yurdundan ettiği bu insanları kendi coğrafyasında istemiyor; “Parası neyse vereyim kardeşim, bana gelmesin” diyor. En kaba haliyle “al gülüm, ver gülüm” bir tablodan bahsedebiliriz. Ancak yurdundan edilen halkların, kadınların, çocukların çıkarına tek bir şeyden bahsedemiyoruz ne yazık ki... Bu alışverişin sefaletten öte bir şeye gebe olabileceği hususunda ne yazık ki kaygılıyım...

Yazıyı sert ama çırılçıplak bir alıntı ile bitirmek istiyorum izninizle; dilerim “umutsuzluk” olarak algılanmaz, “ümitsizlik” aşılamaz. Aksine, iyice öfke bilenip, emperyalizme karşı daha güçlü mücadele etmeye ve mutlak barış için halkların kardeşliğini daha güçlü savunmaya yaramasını ümit ederim.

Alıntı Siyonizmin kurucu atası olarak kabul edilen Theodor Herzl’in 1895’te günlüğüne yazdıklarından: “Ülkeyi işgal edip özel mülklere el koyduktan sonra, fark ettirmeden yoksul halkı sınırın dışına doğru sürmeye çalışacağız., gideceği ülkelerde onlara iş sağlayacağız, fakat kendi ülkemizde hiçbir iş vermeyeceğiz. Gerek mülklere el koyma, gerekse yoksulların topraklarından çıkarılması süreci dikkatli ve ihtiyatlı bir şekilde yürütülmelidir.”

Nasıl, Herzl’in 1895’te Filistin için yazdığı bu satırlar tanıdık geldi mi?

Kaynaklar

1) European Commission - Fact Sheet

Draft Action Plan: Stepping up EU-Turkey cooperation on support of refugees and migration management in view of the situation in Syria and Iraq

2. Chomsky, N. & Pappe, I., Yaşamla Ölüm Arasında Gazze – Dünden Bugüne Filistin Sorunu. bgst Yayınları, Ekim 2011Draft Action Plan: Stepping up EU-Turkey cooperation on support of refugees and migration management in view of the situation in Syria and Iraq