Mor Cepken üzerine



19-11-2016 09:41


B. Sadık Albayrak

Mor Cepken’le Direniş Öyküleri
B. Sadık Albayrak

Elli yaşlarında bir köylü, ölüm döşeğinde yatan Demirci Civan’ın gençliğinde ne kadar güçlü kuvvetli, yiğit olduğunu hatırlatır ve ekler: “Sonunda körocak olup gitti fukara.” “Körocak olmak”, evlenemeyen, çocukları olmayan, arkasında soyunu sürdürecek, ocağını tüttürecek kimsesi kalmayanlar için ne kadar güzel bir deyimdir. Köylü yaşamında, belki de bütün insanlık yaşamında en önemli niteliklerden birini, insanın soyunu sürdürme amacını ve bundaki başarısızlığını bir benzetmeye sığdırıverir. Halkın binlerce yıllık yaşam deneyiminden çıkmış ve tarihin imbiğinden geçerek yerli yerine oturmuş bir dil güzelliğidir. 

Çağdaş yazarlar halk yaşamındaki dil yaratıcılığını edebiyata sokarlar. Çağdaş kültürün bir öğesine dönüştürürler. Ulusal ve evrensel kılarak, unutulup gitmesini, kaybolmasını önlerler. Mor Cepken öyküsünde Demirci Civan’ın engellenmiş büyük aşkını yazan Osman Şahin olmasaydı, Toroslar’ın ıssız dağ köylerinde yaşayan bu deyimi nereden bilecektik?
Halkın bağrından çıkmış ve onun yaşam savaşının tanıklığıyla yüklü Osman Şahin gibi yazarlarımız olmasaydı, dilimizin halk yaratıcılığı ve güzellikleri de körocak olup gidecekti. Mor Cepken öyküsü Demirci Civan ile Bulca’nın, para pul, mal mülk kıskacında boğulan ve ancak ölüm saatinde çaresiz bir iç döküşle özgürlüğüne kavuşan aşklarını anlatır. Osman Şahin’in halk yaşantısından doğup gelmiş deyimlere, kısa tümcelere, yeni ve taze bir söyleyişe yaslanan dili olağanüstüdür. Mor Cepken kitabındaki dört öykü her şeyden önce bir dil şölenidir.

KANI İPEKLENDİREN AŞK

Osman Şahin, yaşamın içinden çıkmış somut benzetmeler yapar, halkın düşünüş ve söyleyiş biçimini yansıtan deyimler, atasözleri kullanır, alabildiğine kısa, az sözcüklü cümlelerle olayı canlandırır. Aynı köylü, Civan’ın ne kadar ince duygulu olduğunu anlatmak için şöyle der: “Karıncaya avucunda su içirirdi.” Bulca, on sekiz yaşında bir genç kızken, Yörük çadırındaki aynadan zeybek oynayışını gördüğü Civan’dan etkilenmesini şöyle anlatır: “Erkeksi görüntün aynaya yansıdıkça kanım ipeklenmeye başladı.” (s. 18) Bulca’nın yüreğine, “aşk denen duygunun damlaları vurmaya” başlamıştır. “Bir kez gölgeni düşürmüştüm içime.” (s. 18) diyen Bulca, amcaoğluna söz kesildiği halde, aşkının çağrısına yürümekte duraksamayacaktır. Civan’a gel beni babamdan iste der. Babanın bir hayır’dan öte, aşağılama dolu cevabı şöyledir: “Herkesin okkası terazisi var. Bu dünyada akrabalık bile parayla. Zengin ayrı, yoksul ayrı. Sen ailemizin dengi değilsin.” (s.19) Yüzyılların köhne düzeni, okkası terazisiyle birbirini seven gençlerin arasına girmiştir. “Zenginliğin yakınlığı(nı) aşktan, sevgiden öte” görenlere karşı sevenlerin son çaresi el ele tutuşup kaçmaktır. 

Bulca kaçma kararından sonraki sabahı şöyle anlatır: “Damla uyku girmedi gözüme. Küçük şafaktı. Yıldızlar yeni silinmiş, dağ uçları yeni kızarmıştı. Sessizce kalktım ayağa. Bohçamı alarak arka kapıdan sessizce çıktım dışarı. Yola çıkar çıkmaz, yelelerini uçuran, körpe taylardan farksızdım. Sana varan yollar uzakmış, umurumda değildi. Adımlarım dağ suları gibi hızlıydı.” (s.20) Osman Şahin’in olayı canlandırma, betimleme ve benzetme yöntemi alabildiğine somuttur. Öykünün zaman ve mekânına uygundur. Kişilerin yaşam sürecinden kaynaklanan benzetmeler yapar. Burada da görüldüğü gibi, yazar, kişilerinin bilincine uygun bir dille konuşturur onları. “Eğer o gün terslikler olmasaydı, birbirimize kavuşabilseydik, çalılar güle, ahlatlar da bal armuduna keserdi.” (s.22) diyen Bulca anne babasının kurduğu tuzakla amcaoğlu Rüstem’in eline düşer. Zoraki evlendirirler. 
Osman Şahin, Mor Cepken’de halk dilinin güzelliklerini öyküye işleyip geliştirdiği gibi, halk gelenekleri içindeki direnen öğeleri de günışığına çıkarır. Toros Yörüklerinin kadınları için “mor cepken” erkek baskısı ve zulmüne karşı geleneksel bir direnme simgesidir. Bulca, ölüm döşeğindeki Civan’a son konuşmasında, “Mor cepkeni bilirsin, biz Yörük kadınlarının erkeğe karşı kullandığı tek silahı, özgürlüğüydü.” (s.23) der. Bir genç kızın çeyizine ilkin mor cepken yerleştirilir. “Maviye yakın mor renkli, yumuşak kumaştan yelek gibi kesilmiş, dikilmiş, kenarları simlerle işlenmiş bir yelekti.” (s.23) Kadının kocasının ihanetine karşı, dayağına karşı başvuracağı son çaresi, mor cepkeni giyip sokağa çıkmaktır. Osman Şahin, mor cepken giyip herkesin görebileceği bir yere oturan kadının durumunu şöyle anlatır: “O zaman akan su dururdu. İnek sağan, yün eğiren, kilim dokuyan eller dururdu. Yaşlı masal anaları, doğum ebeleri, işlerini güçlerini bırakarak mor cepken giymek zorunda kalan kadının çevresini alırlardı. O arada çevrede düğün, davul, eğlence varsa hepsi susardı. Çünkü evli kadının mor cepken giymesi ölüm gibi bir şeydi. Mor cepken giyen kadının kocası evinden dışarı çıkamazdı.” (s.23) Evlilikleri düzgün yürütmek için köy yaşamında toplumsal bir denetim mekanizması olarak ortaya çıkan mor cepken geleneği, ne yazık ki, Bulca’nın Rüstem’den kurtulmasına yardım etmeyecektir. Sevmediği bir adamla evliliği sürdürmek zorunda kalan ve çok sayıda çocuk doğuran Bulca, içini son nefesini veren Civan’a döker. Yıllarca süren, Civan’ın geceleri atölyesinde demir dövdüğü çekiç sesleriyle yüreğini titreten bir aşkı dile getirir: “Duyduğum çekicinin her sesinden ödünç sevgiler alırdım kendime.” (s.24) Kocası Rüstem ise her çekiç sesiyle huzursuz olur.

KİBAR FEYZO'DAN FIRATIN CİNLERİ'NE SİNEMANIN ÖYKÜ KAYNAĞI

Öyküleme ve kurgu ustası Osman Şahin, aynı zamanda bir sinemacıdır. Dünyada eşine az rastlanır bir verimlilikle 24 öyküsü sinemaya uyarlanmıştır. Sinemamızda belleğimize kazınan birçok filmin başarısında onun öykü ve kurgu yaratıcılığının payı vardır. Kibar Feyzo’dan Züğürt Ağa’ya, Fıratın Cinleri’nden Kan’a, İpekçe’den Kurbağalar’a bu liste uzayıp gider. Son yıllardaki çıkmazını büyük ölçüde öyküsüzlüğe bağlayabileceğimiz sinemamız, Osman Şahin ve arkadaşlarının, gerçekçi öykücülüğümüzün birikiminden yararlanmayı beceremezse körocak olup gidecektir. Küçük burjuvaların sivilce bunalımlarının tatsız sayıklamalarından, ne yazık ki insan öyküleri ve yaşam sıcaklığı çıkması mümkün değildir.

Mor Cepken’in kurgusunu çözümlerken sinema terimlerini ödünç alırsak; bir uzak çekimle öyküye gireriz. Ulu çınarın altındaki kasaba kahvesinde konuşanların gözünden ölüm döşeğindeki Demirci Civan’ı tanırız. Kavuşulmayan bir aşkın kahramanı olduğunu öğreniriz. Buradan genel ve yakın çekimle en güzel giysilerini giyen Bulca’nın, ölüm döşeğindeki Civan’a kekik suyuyla yağlı ekmek götürüşünü izleriz. Civan’ın başucunda, yakın çekimle Bulca’nın dilinden kavuşulmayan aşkın öyküsünü dinleriz. Geriye dönüşlerle ve can çekişen hastanın o andaki görüntüleriyle iç içe geçen kurguyla elli yıllık bir aşkın buruk tarihçesini izleriz. Tam da sinema dilinin olanaklarından yararlanarak öyküsünün sonuna gelen Bulca’ya ve Civan’a odaklanmışken, kamera yavaşça geriye çekilir, ölünün çevresini saran köylüler görüntüye girer ve Bulca’nın aşk öyküsünü yalnız Civan’a ve biz okurlara değil, farkında olmadan bütün köylülerine anlattığını anlarız.

Osman Şahin, asıl sürprizi ise, başlardaki köylünün “körocak” sözünü boşa çıkartarak yapar. Civan ile Bulca para engeliyle kavuşamamışlardır ama yıllarca yüreklerinde kor olan aşkları genetik olmasa da manevi bir oğul vermiştir. Her büyük aşk öyküsünün, aynı zamanda toplumsal bir yansıması vardır ve öyküyü dinleyenler onu boşa çıkarmak istemezler: “Köylüler ikiye ayrılarak saygıyla yol verdiler onlara. Ana oğulun ağır ağır giden arkalarından sessizce, uzun uzun baktılar. Ve Cafer’in arkadan görünen boyunda bosunda kıvırcık, kara, gür saçlarında, bir zamanların güçlü kuvvetli demircisi Civan’ın gölgesini, devinimini görür gibi oldular.” (s. 28)

TOPLUMSAL DAYANAĞI OLMAYAN SEVGİLER

Kitabın ikinci öyküsü İkiz Körler, bir kurgu başyapıtıdır. Yazar, sarp kayalıkların dibinde kurulu küçük, ıssız Yankı köyünün yoksul, umarsız ikiz körlerinin her akşam evlerinin önündeki küçük tozlu alandaki ürkek yürüyüşlerini anlatır. İkinci bölümde Tırtarlı Avcı Ese’yi tanıtır. Yalnız, yabanıl, attığını vuran Avcı Ese tuhaf bir masal kişisine benzer. “Ark kenarlarındaki acı süs biberlerini avucuna toplar, lapayı kaşıklarken, her biri kazan döndürür acı biberleri leblebi gibi ağzına atar, payır payır yerdi. Ardından boğma rakıyı başına diker, sulu lapa, alkol karnını şişirir, yorgun Ese’yi uyku bastırırdı. Bastırınca da ceketi, şapkasıyla birlikte yatağa uzanır, derin uykulara dalardı.” (s. 34) Köylüleri, Ese’ye, körocak olup gitmesin diye bir iyilik düşünürler. Yukarı Yörük köylerinden terk edilmiş, “unutulmuş, yüzü dağ güneşlerinde, poyrazlarda yanmış, yanakları yabani elması gibi kızarmış, şaşı gözlü, şişman, çocuksuz bir kadını bulup” (s.34) getirirler. Ancak Ese kadına hiçbir yakınlık göstermez. Kadın da bu adamla geçim meçim olmaz diye düşünür.  

Öykünün üçüncü bölümü Karaali’nin Avcı Ese ile konuşmasını anlatır. Karaali’nin oğlu Zafer, ceviz silkelerken öldürülmüştür. Yıllarca önceki bir kan davasının sonucu oğlunu yitiren Karaali uzun araştırmalar sonunda cinayeti işleyeni öğrenmiştir. Avcı Ese’ye oğlunun intikamını almak için bu adamı öldürtmek ister. Katil’in, öykünün başında betimlemesini ayrıntılarıyla okuduğumuz Yankı köyünden İdris olduğunu öğrenmiştir. Acımasız bir haydut olan İdris’in akşamları köyün beyaz tozlu alanında yardımcısıyla buluştuğunu anlatan Karaali onları öldürmesi karşılığında Ese’ye dört kese altın verecektir. 
Ese, bu tarife göre, Yankı köyünde pusuya yatar. Sıktığı kurşunlar öykünün başında tanıdığımız ikiz körleri öldürecektir. Bu öykü, yoksulluk, yalnızlık ve düşmanlık sarmalında birbirlerine yabancılaşan ve yok olup giden insanları gösterir. Sevgi, toplumsal bir zeminden beslenmiyorsa, kurtuluşa yetmez. Karaali’nin oğluna sevgisi, körlerin anasının ikizlere sevgisi onları yaşatmaya yetmez. Köylülerin, Ese’yi düşünüp ona bir eş getirmeleri de, her ikisi de yozlaşmış ve yabancılaşmış Ese ile kadını ortaklaştırmaya yetmeyecektir. Yoksul ve yabanıl, toplumsallığın dağıldığı bir dünyanın öyküsüdür bu. Biraz masal tadı olmasını da buna bağlayabiliriz. 

ANA BABALARIN TRAJİK EVCİLİK OYUNU

Cinayet Canlandırması, ailelerinin zoruyla evlendirilen iki çocuğun trajik öyküsünü anlatır. Tenekeci Mustafa evlenebilmek için uzun yıllar beklemiş, para biriktirmiş, kendine gösterişli bir konak yaptırmıştır. Kendinin tersine oğlu Sinan’ı erkenden, ortaokulu bitirir bitirmez, Zerbu ile evlendirmek ister. Sinan liseye gitmek ister ama babası kesin kararını vermiştir. “Ananla ben, senin için bir kız gördük, beğendik. Tam sana göre; kocasına kul, altına çul cinsinden. Adı Zerbu’dur. Altın suyu demektir. Bu adın tersi Abuzer’dir, erkeklere verilir, Zerbu güzeldir, ay parçasıdır. Çift gözün ışığıdır. Yaşı senden küçüktür ama küçük, güzeldir. Göğüsleri sellidir, kalçalıdır. Sana da kalçalı avrat gerekli ki, pençeli oğlan doğura.” (s. 47) Zerbu’nun ailesi de “tenekeci konağına” kız vereceğiz diye, on iki yaşındaki çocuğu gelin etmekte duraksamazlar. Osman Şahin düğünü, iki çocuğun evlilik oyununu ayrıntılı biçimde öyküler. Gerdek gecesi Zerbu’nun çocukça sözleri Sinan’ı yaralar. Ana babasının karışmaları sorunları büyütür. Zerbu, anamı özledim diyerek evi terk eder. Sinan ise buna kızar ve uzun süre gidip Zerbu’yu getirmek istemez. Bu duruma çok içerleyen Zerbu’nun ağabeylerinden Cemo Sinan’ı döver. Sinan bıçağını çıkarır, bıçak Cemo’nun gözüne saplanır, kör eder. 

Antikçağın tragedya şairi Sofokles’in Kreon’u, “Hiddet ancak ölümle durulur ve acılar sadece ölülere ulaşamaz” demişti. Antikçağı aratmayan kölelik ve ataerkil değerler sarmalında, Viranşehir’de, Sinan ile Zerbu’nun tragedyası da ölümlerden ölüm beğenir.

Gözü kör olan Cemo, sevgilisinin bu nedenle terk etmesi üzerine kırda kendini asar. Sinan uzun süre hapis yatıp çıkar, askerlikten sonra iş bulduğu postanede çalışır. Ana babasının görmek ısrarlı çağrılarına dayanamaz ve Viranşehir’e döner. Evinin kapısında Zerbu’nun ağabeylerince vurulur, babasının kollarında ölür. Oğlunu okula göndermek yerine zorla evlendiren Tenekeci Mustafa ise, cinayet canlandırmasında, oğlunun ölüm anını yeniden yaşarken ölür. Osman Şahin, uzun bir sürece yayılan bu öyküyü can alıcı ayrıntılarla ve kurgu ustalığıyla ilgiyle okutur. Burada da sevginin mal mülke, paraya kurban edilişinin acı sonuçlarını gösterir. Toplumsal eşitsizlik, önyargılara dayalı ataerkil ahlak, insan yaşamıyla oynamaktadır.

SAVAŞ KURŞUNLARINDAN HARF DÖKMEK

Kitabın son öyküsü Anafarta Kurşunları, Çanakkale savaşının ayrıntılı betimlemesi ve canlandırmasıyla başlar. Gemilerden atılan toplar, tüfeklerden çıkan kurşunlar, bunların parçaladığı insanlar. Osman Şahin’in ayrıntılı savaş tablosunu izleriz. Öykünün ikinci bölümü ise, savaşın ölüm aracı kurşunların insan aydınlanmasına katkıda bulunacak harflere dönüştüğünü gösterir. Bu, bir olasılık değil gerçektir. Ülkede kitap gazete basımında kullanılan harfler için gerekli kurşun sıkıntısı çekilince, Çanakkale topraklarından, ölülerin kalıntılarından toplanan kurşunlar mürettiphanelere gönderilmiş, eritilerek harf imal edilmiştir.

Osman Şahin, kavuşamayan âşıkların sönmeyen aşkından manevi bir oğul yarattığı gibi, Anafarta Kurşunları’nı da insan aklını geliştirecek kitapların kurşun kalıplarına dönüştürmüştür. En zor koşullarda, yaşamı kuşatan, yok eden engeller karşısında insanın umut ve öfkesine, yenilmez sevdasına ışık tutmuştur. 

Mor Cepken, paraya, ataerkil dogmalara, emperyalist kurşunlara heba edilen aşkların, insanların, bütünüyle yaşamın direniş öykülerinden oluşur. Osman Şahin, pırıl pırıl bir Türkçeyle bu direnişi halk kaynağına, toplumsal birikime bağlar ve geliştirir. Yaşamın insani hiçbir ayrıntısının körocak olup gitmesine razı olmaz, öyküleştirerek edebiyatın ölümsüz sayfalarına kazır.
 

[1] Osman Şahin, Mor Cepken, Can Yayınları, 2016, İstanbul, s.11. Bu kitaptan bundan sonraki alıntılar metinde parantez içinde sayfa numaralarıyla belirtilecektir.

Not bir: Tüyap Kitap Fuarı’nın son günü, 20 Kasım Pazar 2016 saat 15.30’da, İnterexpo salonunda Yalçın Küçük Hocamız ile, “Muhalefetsiz İktidar, Tenkitsiz Edebiyat” başlıklı söyleşimiz var. Okurlarıyla buluşmak için Ankara’dan gelen Yalçın Küçük, saat 14.00’ten itibaren Tekin Yayınevi standında okurlarıyla sohbet edip kitaplarını imzalayacak. 

Ben de, söyleşiden sonra saat 17.00’den itibaren Doğu Kitabevi standında okurlarla buluşup yeni yayınlanan Bestseller Okuma Kılavuzu kitabını imzalayacağım. Aynı saatlerde Doğu Kitabevi standında şair Mustafa Göksoy dostum ise Dünyalaşan Güzlerim kitabını imzalayacak. 

Yolu düşenleri bekleriz.

Not iki: Bu yazı Mesele dergisinin Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.