Mekân hep başkalarının mı olacak?



17-08-2019 00:04


Metin Çulhaoğlu

“Mekân üzerindeki hâkimiyetin günlük hayat içinde ve üzerinde toplumsal iktidar kurmanın temel ve kapsayıcı bir kaynağı olduğu fikrini, Henri Lefebvre’nin sebatkâr sesine borçluyuz.” (David Harvey, “Postmodernliğin Durumu”, çeviren Sungur Savran, Metis 1997, s. 255).

“Sınıf mücadelesi, bugün her zamankinden daha fazla mekâna kayıtlıdır.” (Lefebvre’den aktaran Stuart Elden, “Önce Mekân Vardı” içinde, Derleyenler: Önder Kulak-Soner Torlak, Edebi Şeyler 2019, s. 15).

***

Bugün Türkiye’de gündeme gelen konuların pek çoğunda özel mekân boyutu görüyoruz: Kaz Dağları, Akkuyu, Munzur, Hasankeyf, Salda Gölü ve diğerleri…

Kapitalizmde mekân kullanımı, temeldeki kâr, rant, ihale, komisyon gibi akçalı işlere ek olarak sınıf egemenliğini pekiştirme süreçlerini de devreye sokar. Türkiye’ye bakarsak, kimi mekân kullanım örneklerinde işin ideolojik boyutu daha nettir. Örneğin Cumhuriyet dönemine ait, onunla özdeşleşmiş, “eski Türkiye’yi” çağrıştıran yapıların ortadan kaldırılması ya da bambaşka işlere tahsis edilmesi gibi…  

Sınıf ve devlet, kâr dürtüsünün ötesinde, kendi egemenliğinin sınır tanımayacağını, meta ilişkilerini toplumun her hücresine, gündelik yaşamın tüm pratiklerine köklü biçimde yerleştireceğini mekân kullanımıyla göstermiş olur. Oralara taşıdığı askeri, polisi ve özel güvenlikçileriyle birlikte…

Aslında, emek sürecinin gerçekleştiği işyeri, fabrika da mekândır. Ancak, bu mekânda kurallar daha katıdır. İş akdi varsa, kurallar taraflarca “kabul edilmiş”  sayılır. Çalışma, insanların yaşamının belirli bir bölümünü tükettiğinden her şeye rağmen “başka bir dünya” da vardır.

Mekâna egemenlik dendiğinde, bundan insanların iş dışında gündelik yaşam pratiklerine, ilişkilerine, boş zamanlarına, kısacası o başka dünyaya “çökülmesini” anlamak gerekir. Bu arada, insan yaşamında simgesel anlamları olan, toplumsal belleğin bir parçasını oluşturan mekânlar yok edilecek, yerlerine yenileri oluşturulacaktır…  

Haydarpaşa garının İstanbullunun, Ankara garının ve AOÇ’nin Ankaralının, Hasankeyf’in Kürtlerin geçmişinden, belleğinden kazınması gibi…

***

Ancak, mekâna egemenlik kendi kurdunu da içinde barındırır.

Mekâna egemenliğin sorgulanmasının ve yer yer kırılmasının imkânları, bir işyerindeki patronun ya da müdürün otoritesinin sorgulanmasına ve kırılmasına göre daha fazladır. Türkiye’de sınıf mücadelesinin, işyerlerinin yanı sıra, egemenlik tahkimine konu olan mekânlarda canlanması, canlandırılması mümkündür.

Burada, kapitalizmin dışında “sosyalizan” adacıkların oluşturulması gibi bir hedeften çok mücadelenin kendisini kastediyoruz. İşin içinde amasız fakatsız kapitalizm olduğundan anti-kapitalist yönelimlerin güçlenmesi; halkın çoğunluğunun gündelik yaşamı ve geleceği söz konusu olduğundan “ittifakların” oluşturulması; askerin, polisin, güvenlikçilerin müdahaleleriyle de devletin hangi sınıfın devleti olduğunun sergilenmesi önemli imkanlar sayılmalıdır.

***

Yazının başında alıntıladığımız Henri Lefebvre (1901-1991) “kent hakkı” kavramını dünyaya tanıtan kişidir. Bir çalışmasının adı da “Mekânın Üretimi”dir.

Verdiğimiz örneklerin çoğunda mekân olarak “kırsal kesim” öne çıksa da sermaye sınıfının mekân üretimi asıl olarak kentlerde gerçekleşmektedir. Az önce sıralanan “imkânların” hepsi kentsel alan için geçerlidir. Dahası, kentsel mekân üretimi hem kırsaldakine göre daha kesintisiz/sürekli özellikler hem de kendi içinde daha kırılgan yanlar taşımaktadır.

Kastettiğimiz, daha önceki bir yazıda da belirttiğimiz gibi, şudur: “Kent ölçeği, güncel hedef ve taleplerle nihai hedef arasındaki bağlantıların kurulması, gündelik yaşamla ilgili sorun ve tepkilerin anti-kapitalist bir zeminde işlenmesi açısından özellikle günümüzde son derece elverişli bir zemin sunmaktadır. Ulaşımdan konuta, beslenmeden işsizliğe, çevresel bozulmadan kadın haklarına kadar, kent ölçeğinde doğrudan kapitalizme ilişkilendirilemeyecek tek bir sorun bile yoktur.”   (Sözün bittiği yer, İleri, 13 Nisan 2019)

Aynı yazı şöyle bitiyordu, bu da öyle bitecek:

“Sonuçta, stratejiyse, ‘kentlerin kentlerden kuşatılması’ demiş oluyoruz ve olası bir ikili iktidar durumunun nüvelerini de burada görebiliyoruz. 

“Söz, işte burada gerçekten bitmektedir ve gerisi pratiğe kalmaktadır.”