Meğer biz, hayatı ne kadar çok severmişiz!



23-03-2016 08:50


Ahmet Cemal

Son zamanlarda epey sıkça geçmiş yıllara dönüyorum.

En çok döndüğüm de ellili yılların başından altmışlı yılların sonuna kadar uzanan zaman parçası. Yani ilkokuldan başlayıp bütün İstanbul Sankt Georg Avusturya Lisesini (sekiz yıl) kat eden ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kadar uzanan zaman dilimi.

Sonrasını ise belleğim giderek daha çok dışlamakta. Tamamı Kadıköy’ün Moda semtinde geçen, egemen rengi – şimdilerde bilincine çok daha vardığım gibi – pembe olan, daha sonra, yetmişli yılların ikinci yarısıyla birlikte ise inanılmaz bir hızla kan rengine dönüşen bir dönem. Belki daha doğru bir tanımlamayla, doğal ölümün, doğmak kadar doğal ölüm olgusunun yerini günlük ve kitlesel öldürmelerin aldığı, bu yüzden ölüm üzerine düşünmenin de anlamını neredeyse tümüyle yitirdiği zaman parçaları.

İçinden herhangi bir bütünü çıkarmanın, inşa edebilmenin neredeyse olanaksızlaştığı paramparça zamanlar.

Hazır mıydım onlara?

Ne kadar hazırdım?

Daha ayrıntıya inen bir soru: Öyle zamanlara hazır olmak, bunun için zaman harcamak, hayatın anlamlarından biri diye nitelendirilebilir mi?

Yoksa hiç mi hazır değildim?

Korkuyorum. Çünkü sanırım doğru yanıt sonuncusu.

Yani, doğum ile kaçınılmaz biçimde eşleşen, ‘hayat’ sözcüğüne gerçek içeriğini kazandırabilme bağlamında olmazsa olmaz niteliğini taşıyan ‘ölüm’ün yerini öldürmeler aldığında, yaşamak denilen eylem üzerinde düşünebilmek de anlamını yitiriyor ve ben kendimi bildim bileli düşüncelerin rehberliğinde gerçekleştirilmeyen, sürdürülmeyen eylemlerden hep neredeyse içgüdüsel olarak kaçtım.

Ve şimdi, yine epey bir zamandır, ölüm ile değil, fakat öldürmelerle kuşatılmış yaşıyorum.

Böyle bir yaşama biçimi ile hayatımda ilk kez karşılaşmıyorum. Bu ülkede öldürmelerin ölüme galip geldiğine yetmişli ve seksenli yıllarda da tanıklık etmiştim. Ama o zamanlarki ben, şimdikinden çok gençti ve o gençlikten kaynaklanan bir güçle umutlarını taşıyabiliyordu.

Şimdiki ben’e gelince, durum epey farklı. Bedenim ile birbirimize yalan söylediğimiz ya da söylenenleri karşılıklı olarak duymazdan geldiğimiz hatırladığım kadarıyla hiç olmadı. İşte böyle bir farkındalık ve dürüstlük bilincinin etkisiyledir ki, birkaç yıldır dilime ve kalemime dolanan ‘hayatımın son çeyreğindeyim!’  söylemini bu yıl terk ettim.

Çünkü doğru değil. Bedenim, bana karşı hiç elden bırakmadığı o nazik dili ile artık o kadar yolum kalmadığını fısıldıyor.

Kısalan bu yolu, kısalığı ile doğru orantılı bir gerçeklikle tamamlamak istiyorum. Geri dönüşlerimi sıklaştırmış olmamın nedeni de bu.

Anılarımda biraz yukarıda andığım zaman dilimlerine geri dönüyorum, çünkü onlar, hesabı çıkartılmış, sorumluluklarından kaçılmamış, yolda rastlanan gerçek beraberliklerden ve sevgilerden hiç kaçılmamış yaşantıların biriktirildiği zaman dilimleriydi.

Eski mahallemde o zaman beraber olduklarım, hem de tümü, ‘Meğer biz, hayatı ne kadar çok severmişiz!’ dedirtecek türdendi. Yıllar boyunca hepimiz, Rum’u ve Ermeni’siyle, Alevi’si ve Sünni’siyle, Avusturyalı’sı ve Alman’ıyla, Katolik, Protestan, Ortodoks ve Müslüman’ıyla, Kürdü, Türkü, Lazı, Yugoslavı ile kalabalık mı kalabalıktık. Bütün bayramların ve yortuların sofralarında, dualarında ve ayinlerinde beraberdik. Bu, öylesine yoğun bir beraberlikti ki, bütün o yıllar boyunca adlarımızın neden farklı olduğunu düşünme gereğini bir kez olsun duymadık.

Böyle bir gereklilik ancak çok sonra, tenhalaşmaya başladığımızda ve artık aramızda olmayan birilerinin kimler olduklarını ve neden artık bizimle beraber olmadıklarını sormak kaçınılmaz olduğunda kendini gösterdi.

Şimdi kalan zamanımın böyle birliktelikleri bir daha kurmama yetmeyecek kadar kısa olduğunun bilinciyle yaşıyorum. Gençler bağlamında bütün çabam ise onları gelecekte böyle tenhalaşmalardan korumak hedefine yönelik.

Onlara, böyle tenhalaşmaların, ayrışmaların aslında çok tehlikeli göstergeler olduğunu, doğal ölümlerin kendilerini öldürmelere bıraktıkları bütün kıyımların bu noktadan sonra başladığını kanıtlamaya çalışıyorum.

Çok zaman önce, adını unuttuğum bir yabancı şairden şu dizeleri okumuştum: “İnsanları değiştiremezsiniz / Onlara sadece sevgi verebilir / Ve bu sevgiyi almalarını umut edebilirsiniz …”

Bugüne kadar bütün yapmaya çalıştığım buydu.

Bunu ne kadar yapabildim?

Bir bilsem! Evet, bir bilebilsem!