'Megatrendler': Kim kimi taşıyacak?



21-03-2020 00:01


Metin Çulhaoğlu

 

Türkiye’de 1980’lerde Özal’dan, 2000’lerin başında ise AKP’den çok şey bekleyen sol liberal/liberal sol kesim ile bu kesime hiç yakın olmamış, belirli bir entelektüel donanıma sahip kimi Marksistleri birbiriyle buluşturan ortak bir nokta vardır:

İki kesimde de özel bir “Megatrend” merakı görülür.

“Megatrend”, halen dünyamıza ve insanlığa yön vermekte olan, yarın nasıl bir dünyada yaşayacağımızı belirleyen ana eğilim (eğilimler) için kullanılan bir sözcüktür. Amerikalı John Naisbitt’in ilki 1980’lerin başında yayınlanan iki “megatrend” kitabı vardır. Türkiye’den kimi aydınların da (adını böyle koymasalar bile) kendi megatrend tespitleri olmuştur. 

Bu aydınlarımızdan örneğin Emre Kongar’ın 1990’lı yılların başında yaptığı 21. yüzyıl öngörüleri arasında “katılım devrimi”, “parlamenter demokrasinin güçlenmesi”, “işçi sendikalarının toplumdaki siyasal ve ekonomik etkinliklerinin artması” yer alıyordu (21. Yüzyılda Dünya, Kamuoyu ve Türkiye, Simavi İnceleme, 1992, s. 13 ve 225).

90’ını deviren Naisbitt’i ve Emre Kongar hocayı rahat bırakıp asıl konumuzla devam edelim.

***

En başta dile getirdiğimiz gözleme dönersek…

İşe Özal destekçiliğiyle başlayıp sonunda aradıklarını AKP’de bulan liberallere göre dünya artık geri dönülmez bir mecraya girmişti ve Türkiye de bu gidişin bir parçası olmak zorundaydı… Devletin küçülmesi, ekonomilerin liberalleşmesi, liberalleşen ekonomilerin entegrasyonu ve küreselleşme gibi olgular, kendi mantıki sonuçları gereği, katılımcı yeni bir demokrasi anlayışını getirecek, eski hiyerarşilerin yerine yatay ağları yerleştirecek,  artık yapaylaşan ulusal sınırları kaldıracak, farklı kültürler birbiriyle iç içe geçip kaynaşacaktı, vesaire…

Olmadı; bunlar “pozitif”megatrendlerdi, arkası gelmedi deyip geçelim…

Sonra, bir de baktık ki kapitalizm krizlerine çare bulamıyor… Birikim süreçleri devam edebilsin diye doğada bozulmadık denge bırakılmıyor… Katılımcı-radikal, vb. demokrasi derken otoriter-faşizan rejimler peydah oluyor… Bitmek bilmeyen savaşlar, göçmenlerle mültecilere yönelik politikalar “insanlık durumuna” kapkaranlık ekler yapıyor ve son COVID-19 krizinde görülen çaresizlik ve dağınıklık da hepsinin üstüne tüy dikiyor…

Peki, bu negatif trendler (kimisi mega, kimisi değil) kendi mantıki sonuçları gereği sosyalizmi zorunlu ya da kaçınılmaz mı kılıyor?

Onu daha yakına mı getiriyor?

Hayır, böyle olmuyor.

Dünkü pozitif megatrend nasıl kapitalizmi ihya edip sosyalizmin sonunu getirmemişse bugünkü negatif megatrend de kapitalizmin idam fermanını yazıp sahneye sosyalizmi buyur edecek değildir. 

***

Megatrend saptayıcıların gözden kaçırdıkları temel nokta bizce şudur:Sahip olduğu nesnellik (öznel bir müdahale soncu değil), kalıcılık (gelip geçici değil) ve ölçek (dar bir coğrafyayla sınırlı değil) ne olursa olsun, istisnasız her genel eğilimin ucu açıktır…

Hiçbir genel eğilim tek bir yöne işaret etmez ve gene istisnasız her genel eğilim siyasetin ve siyasal müdahalenin katalizörlüğüne tabidir.

1990’ların megatrendleri dünyanın egemen siyasetçilerini alıp bir yere taşımamıştır; o siyasetçiler o megatrendlerin açtığı kapılardan geçip dünyayı bir yere taşımışlardır.

Günümüzün megatrendlerinin de sosyalistleri alıp taşıyacağı bir yer yoktur; sosyalistlere düşen, bu megatrendlerin açtığı kapılardan geçip dünyaya başka bir yere taşımaktır.

Bir de hiç unutmayalım:

Sosyalizmi getirecek olan, kapitalizmin kendisi değil işçi sınıfıdır, sosyalistlerdir.

Sosyalizmi, bunlar olsa da olmasa da kapitalizmin kendi sorun, açmaz ve krizlerinin getireceğini söylemek ise düpedüz teleolojidir.