Marshall gambiti ve ram olmak…

Satranç bilir misiniz?

Kuşkusuz satranç, sadece tahtada yer alan taşların hangi pozisyonlarda hareket edeceğini bilmek değildir. Ustalık, bilgelik işidir. Müthiş bir düşünce, planlama, strateji ve taktik kurmayı ister. Öngörülebilirliğin ne olduğunu, sabırla kendine kanıtlayan bir soğukkanlılıktır.

Desem ki, daha ilkokuldan ders olarak müfredata konulması gerekir; bunun yazacaklarımla ilgisi yoksa da stratejik olarak düşünebilen, araştırabilen nesillerin yetişmesine belki katkısı olabilir.

Gelelim başlığa...

MARSHALL GAMBİTİ

Vikipedi’den alıntıyla, “gambit”, bir satranç terimidir. Daha iyi bir mevki kazanmak için, bir oyuncunun bir veya birkaç taşı feda etmesi anlamına gelmektedir. Satranç dışında da hesaplı bir hareket, bir tür hile anlamlarında da kullanılır”.

Meşhur gambit oyununa adını veren ise,  bir zamanların ABD Şampiyonu ve dünyanın da önde gelen satranççılarından birisi olan, Frank James Marshall’dır. 1912 yılında, Breslau’da, Alman Satranç Federasyonu’nun 18. Genel Kurul toplantısı sırasında gerçekleştirilen büyük bir uluslararası turnuvada, rakibi Rus usta Stepan Levitzky’i, vezirini vererek şah mat ediyor. O tarihten beri bu ünlü hamle “Marshall gambiti” diye anılıyor.

Bunu not ettik…

RAM OLMAK

İkinci not ise, “ram olmak”. Boyun eğmek, itaat etmek anlamına kullanılan Farsça kökenli bir kelimedir. Ram, Farsçada hem “itaatkâr” hem de “mutlu” anlamına kullanılır. Türkçe’de kullanılışı ise, daha çok zor ve baskıya dayalı “boyun eğme” anlamını taşıyor. Bu boyun eğme, Türkçede sözel değil, içsel bir anlamlandırma da içerir. “Boyun eğme” anlamlandırmasında bir boyut, ya bireyin “hiç” haline gelişini temsil eden bir edimdir ya da mücadele etmeyi vazeden, direnmeyi öngören bir emir kipidir. İkincisinin, tıpkı “Haziran Hareketi’nde” kitlesel bir dayanç, direnç sloganı olduğu gibi…

BİR KOLTUKTA İKİ KARPUZ

Şimdi başlığın iki kavramını birleştirelim ve yavan kaçmazsa, yaşadığımız günlerden de birkaç örnek verelim...

Dağlık Karabağ meselesi: İlk örnek, Dağlık Karabağ’daki Ermenistan-Azerbaycan savaşı olsun. Azerbaycan toprakları içindeki savaşı sonlandıran ve bunun için imzalanan anlaşmaya bakılırsa, kazanan tarafın Azerbaycanlılar olduğuna işaret ediliyor. Putin, Şusa rayonu düşüp, başkent Hankendi yolu açıldığında, tamam buraya kadar deyip, Paşinyan ve Aliyev’i bir araya getiriyor. Bir anlaşma imzalattırıyor ve her türlü askeri gücüyle, Dağlık Karabağ’a girip, coğrafyayı, eski statüsünde tutmanın önünü açacak bir hamle yapıyor.

Azerbaycan’ın kendi ülkesi ve sınırları içinde olan Dağlık Karabağ’daki sorununu, askeri anlamda kökten çözmeye çeyrek kala, neden bu anlaşmaya razı olmuştur, mutlaka tartışılacaktır. Ancak, gelen bu hamlenin temel nedeni, Putin’in kendi ağzından çok açık ve net bir biçimde tanımlanıyor. Putin diyor ki, bu sorun Sovyetler Birliği’nin dağılışının jeopolitik sonuçlarından birisi. O nedenle, sorunun çözümüne kapı aralayacak ve daha fazla kan dökülmesinin önüne geçilecek bir sonuç üzerinde, her iki tarafı ikna ettim. Çizdiğim koşulların çerçevesini de belirleyici olarak, her türlü askeri varlığımla oradayım.

Bir de Putin’in söylemediği başka bir husus var ki, Paşinyan’ın batıcı ittifaklara meyletme parodisini, onu Azerbaycan önünde, yek ile yeksan olma aşamasına kadar yem ederek, perişan ettirip, neye itaat etmesi gerektiğini bir daha öğretiyor. 

Bu bir Marshall gambitidir. Vezir, Paşinyan feda edilmiş ve Trans-Kafkasya’da hegemonyası sarsılan Rusya, Ermenistan’ı kendi zapt-ü raptına yeniden almış, telef ettirmeyerek, kendi otoritesini de korumuştur. Ermenistan, mecburiyetten Rusya’ya bir defa daha, tam boyun eğmiştir. Türkiye’nin, bu sonucun ortaya çıkarılmasında rolü olmakla beraber, satrancın bu seansında, terazinin kefesi Rusya’dan yana daha ağır basmıştır.

İkinci örnek damatla ilgilidir: Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak gitti. Damadına bileti kesen, partili Cumhurbaşkanı ve kayınpeder Recep Tayyip Erdoğan oldu. Elbette, bu birden zuhur eden, sıhhi nedenlerle olmadı.

Ekonomik gidişattan rahatsız olan AKP ve MHP mahfilleri, şah mat olmadan, Cumhur İttifakı’nın bekası adına, çözümü vezirin fedasında buldu. Bu, gambitin içsel neden faslıdır…

Marshall gambitinin dışsal nedeni ve vezirin feda edilmesi ise kısmen ABD başkanlık seçimleriyle de ilgili. Kendi yarattığı enkazı toparlama bağlamında, dışarıya da verilen mesaj, hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanacağı ve demokrasiye istikrar sağlayacak bir yeni dönem ve yeni sayfa yazıcılığı senaryosunun gündeme taşınması. Böylece, uluslararası piyasaları, sıcak para yatırım aracı olarak tekrar iç piyasalara konsolide etmek isteği işin bir yüzü. Diğeri ise, Biden’a yeni dönemde tekrar konuşabilme olanakları hakkında bir fikir ve seçenek sunmak. Faturanın, “acı reçete” olarak yine çalışanlara ve emekçi sınıflara çıkarılacağı, sermaye aleyhine bir düzenlemenin olmayacağı da hem dış ve hem de iç yatırımcıya, ayrıca bir garanti çiçek sepeti ve çeki olarak da sunuldu.

Hazine ve maliyenin kontrolünde tartışmasız bir numara olan ve meslekten maliyeci ve iktisatçıların söylediklerinin dışında tutum takınan bir külliye yönetim anlayışı, zorunlu olarak kendi kararlarının karşıtı gerçeklerin önünde ram olmuştur. Hesabının verilmesi gerekirken, değil hesap verme, sanki gidişattan sorumluymuş gibi, çözümün faturası “acı reçete” biçiminde emekçi sınıflara mal edilmek istenmekte ve onlara boyun eğdirilmektedir.

Üçüncü örnek ikili karakterdedir: İlki, neredeyse Pompeo ile ardışık günlerde ve öncesi, Türkiye’ye aniden gelip giden ve şimdilerde Birleşik Krallık istihbarat örgütü olan MI6’nın başkanı ve İngiltere’nin eski Ankara Büyükelçisi Richard Moore’un, Ankara ziyaretidir. Moore hem Türkiye’yi hem de yöneticileri iyi tanıyor. İyi de Türkçe bilen bir eski diplomat.

Uluslararası ilişkilerde, “sanayi tipi” baş “karıştırıcı kazanı” ülke olma niteliğini hiçbir zaman yitirmeyen İngiltere’nin ve Moore ziyaretinin gizlerine, resmi hiç açıklama gelmemekle beraber, ardından Pompeo’nun gelişi ve bunun neredeyse basına yansıtılmayan bir tepkisizlik düzeyinde izlenmesi, şu günlerde farklı bir satrancın oynandığına işaret sayılabilir.

İngiltere, Avrupa stratejisi bakımından Almanya’nın, yeni ABD yönetimine yedeklenme ihtimallerini, Biden öncesi ve Türkiye ile görüşmeye gelmiş olabilir. Ankara-Londra ilişkilerinin gölgesi, Çin’in yeniden inşa ettiği İpek Yolu üzerinde sıralanan, Doğu Akdeniz'de, Suriye'de, Azerbaycan'da ve Ortadoğu'da görünüyordu. Kısaca, emperyalist batı dünya siyaseti içinde de karşılıklı rekabet çatışmaları hiç tükenmez. Domine eden merkez güçlerin hepsi, ulusal yarar temin için, bir yandan rekabet eder, konsolide ettiklerinde de hep beraber toplu aile resimleri çektirmekten de hiç geri durmaz.

İkincisi ise, Trump’ın dışişleri nazırı Pompeo’nun, bölgede bulunan yedi ülkeye yaptığı ziyarettir. Ziyaret edilecek ülkeler Fransa, Türkiye, Gürcistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan. Fransa ve Türkiye ayağı tamamlandı. Diğerlerinden, nasıl mesajlar çıkacak, izleyeceğiz. Türkiye’ye de gelip giden ve ne Cumhurbaşkanı, ne de Dışişleri bakanıyla görüşmeyen Pompeo, vakit yokluğunun bahanesi ile Çavuşoğlu’nu İstanbul’a ayağına çağırmıştır ve fakat yanıt alamamıştır.

Pompeo, İstanbul’da Fener Patrikhanesi'ni ziyaret etmiştir. Ortodoks dünyasının evrensel lideri olarak tanınan Patriğin, böylece “ekümenik” sanı bir kez daha ABD tarafından onaylanmıştır. Kuşkusuz bu tek neden de değildi. Ayasofya açılımına tepki veren başta Pompeo’nun, ABD’deki Yunan-Rum diasporasının tatminini de sağlama görevi, Fener Rum Patrikhanesi'nin ziyareti ile sağlanmak isteniyor olmalı. Yani hukuki olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kurumlarından birisi olan Patrikhane’yi, biz istersek nasıl kollarızın örneği olarak, bir beysbol sopası gösterisi yapılmış mı oldu acaba?

Pompeo’nun bugün iktidarda olmayan bir siyasetçi nitelemesiyle, geliş gidişi önemsenmeyebilir. Oysa başka bir satranç hamlesi olarak, farklı bir pencereden bakmak gerekir. Pompeo kullandığı uçağın içinde sadece eşi ve uçuş ekibi ile seyahat etmemiştir. Demokratların iki as siyasetçisi ya Pompeo’ya ya da Pompeo onlara refakat etmiştir. Bunlar, Greg Schultz ile Ron Klain’dı. Bunlardan Ron Klain’a, yeni dönem Biden’ın ekibinde mutlaka olacak gözüyle bakılıyor. Klain, sadece Biden için önemli değil. Geçmiş dönem Clinton çiftinden başlayarak, Obama’ya da danışmanlık yapan önemli isimlerden birisi. Biden’ın da aile dostlarından birisi…

Uçağın içindeki bu tablo, ABD’de “müesses nizamın” asıl belirleyici olduğunu ve ister Cumhuriyetçiler olsun, ister Demokratlar olsun son tahlilde ülke çıkarı ne gerektiriyorsa, siyasetçilerin, verilen rolü beraberce oynamak durumunda olduklarını, yani sistemin verili koşullarına ve çıkarlarına ram olduklarını gösteriyor.

Pompeo, turuna Fransa’dan başladı. Fransız Cumhurbaşkanı Macron, Pompeo’nun baş muhatabı olarak onunla görüşmeler yaptı. Pompeo, Le Figaro gazetesine, Türkiye açısından, Macron’la mutabakata vardıkları üç hususu şöyle özetledi: “Türkiye'nin son zamanlarda attığı adımların son derece saldırgan olduğu konusunda mutabık kaldık"; “ABD ve AB, Erdoğan'a karşı birlikte hareket etmeli”; “Türkiye'nin giderek artan askeri kabiliyetleri bir endişe kaynağı...”

Bu sözlerin toplamı bir niyet okuma değil, satranç tahtasında başlangıç açılımlarına dair ilk işaretler olmalı. Türkiye, ABD ve AB emperyalizmi açısından, artık kontrol edilemeyen bir müttefik olmanın ötesinde, çok başka bir yere oturtulur düzlemde. Nasıl ve ne şeklide yeniden boyun eğdirilecektir; bunların hesaplarının yapılıyor olduğu düşünülmeli midir acaba?

Pompeo artık iktidarda olmasa bile, uçaktaki Demokratlarla beraber, başta Ayasofya olmak üzere,  Türkiye ile S-400, Doğu Akdeniz, Suriye-Ortadoğu ve Kafkaslar'da ayrı yöne düştüklerini ve bunun yeni dönemde de iki ülke arasında sancılı ve kritik konular olacağı mesajını veriyor olmalı. Kısaca, ABD müesses nizamı çalışıyor ve coğrafyanın kendileri açısından öneminin ayırdında olduğunu ifade ediyor.

'YOK HÜKMÜNDE' YA DA 'KEENLEMYEKÜN'

Kuşkusuz, siyaset bir strateji ve taktik işi. Verili durumla bitişen ve toplumsal siyasal koşullar içinde şekillenen bir eylemlilik işi. Bu bakımdan da mutlaka sınıfsal ve onun çıkarına dayalı. Egemen sınıfların çıkarlarına göre, devletlerin aldığı pozisyonlar da, satranç gambitlerinden çok ötede biçimleniyor. Hem gambit hileleri piyasaya sürülüyor ve hem de sınıfsal siyasetin soyut ülkü ve değerleri, dönemsel verili koşulların talep ve beklentileriyle eklemlendirilmeye çalışılıyor.

Demokrasi, barış, hukukun üstünlüğü, kardeşlik gibi fiyakalı lafların altı kazıldığında, bunun siyaseten yok hükmünde olduğu da her seferinde apaçık ortaya çıkıyor.

Yukarıdan beri anlatageldiğim ve içinde karabasanlar içeren bu masalsı kâbustan, bir son çıkarım yapmak gerek. Devlet aygıtı sonuçta sermaye sınıflarınca yönetiliyor. Bu ülkede ve dünya ülkelerinde yaratıcı, üretici güçler ise, emekçi, halk sınıfları. Oysa kefaret bir biçimde, her zaman bunlara ödettiriliyor. Depremde ölenler de bunlar, savaşa gönderilip, birbirleriyle savaştırılarak telef edilenler de…

Sermaye sınıfı, kendine demokrattır. Vazettikleri sandık demokrasinin mihenk taşı, piyasa istikrarıdır. Oysa çalışanlar iş, ekmek davasındadır. Eşit işe, eşit ücret, sağlıklı yaşam hakkını sağlayacak kamusal bir düzen, okuma, eğitim işinde eşitlikçi hizmet olanakları gibi talep ve beklentileri bulunmaktadır. İşte siyaset, bu talep ve beklentileri karşılayacak emekçilerden yana ülkü ve değerlerle bütünleştirilmelidir.

Yoksa reçete bu denli somutken, bu ülkü ve değerleri temsil edecek siyasetler ortada bulunmuyorsa ya da sadece gevezeliğini yaparak sistemin dinamiklerine su taşıyorsa, şekli varlıkların tümü yok hükmündedir.

Elbette bir gün mutlaka…

Bunu yakalayacak umut, içimizde hiç tükenmesin.

[email protected]