‘Lezbiyen demeyeydin iyiydi’



14-02-2016 08:55


Geçen hafta ‘tecavüzün komedisi olmaz’ diye başlattığımız tepkimiz sağ olsun fazlaca destek buldu. Bunu yaparken ki amacımız bize komedi diye yutturulan aptallıklar parodisine isyan etmekti. Bu tarz ne ilk ne de son olacak ama dikkat çekmek, en azından ‘muhteşem senaryolara imza attıklarını sanan arkadaşlar’ın kulağına küpe olur diye düşündük. Ülkenin kadına bakış açısı sürekli ivme kaybettiği, erkekler kadınları kendileri için yaratılmış ‘seks kölesi’ olarak gördükleri sürece bu tarz kendilerini destekleyen her türlü şeyden medet ummaya devam edeceklerdir. Filmler de bu bakış açısının uzantısı olmasın diye yazdık o yazıları. Yoksa zekice yapılmış, rencide etmeyen komediye kim ne diyebilir. Ya da filmlerde bir durum olarak gösterilen taciz ve tecavüz vakalarına! Ama bunu cinsiyetçi bir şekilde ele alıp, kadını sürekli aşağılayan bunu komedi adı altında yaptığı için gocunmayan, tipleme yarattığını sanan, eşcinselleri farklı senaryoların içinde hep aynı şekilde var eden, zekadan yoksun senaryo ve filmlere tavrımız. Bu durumlar komedi olarak gösterildiği sürece kadınlar, gay ve lezbiyenler sulu sepken komedi malzemelerinden ilham alan erkeklerin taciz, tecavüz ve aşağılamalarına sık sık maruz kalacaklardır! Komedi illa belden aşağı değildir, yukarıya bakın ve beyninizi görün diyoruz! Kaba olduysa kusura bakılmasın en az sizin senaryonuzdaki anlatım kadar kaba oldu! İdare ediverin!

 

Gelelim filmlerde bu tarz aşağılamalar devam ederken, vizyona giren içinde ‘gay, trans ve lezbiyen’ kelimeleri geçtiği için görülmeyen, yok sayılan filmlere. Geçen hafta Carol, bu hafta da The Danish Girl /(Danimarkalı Kız) birçok yandaş medyada yer bulamadı. Ama Hep Yek üst sıralarda komedi filmi olarak bu yandaşlığın ortak paydasını paylaştı. Hatta bu medyalarda yazan arkadaşların kendilerine otosansür uyguladıklarını da biliyoruz. Bu filmleri yazmayarak, görmeyerek, anmayarak kesin çözüm! Ağzımızdan eskaza çıkan gay lafı için ‘gay demeyeydin iyiydi’, ama bak ‘lezbiyen demiyoruz’ gibi kısıtlamalar, komedisi yapılıp suyu çıkarılan durumları fazlaca destekliyor. Carol iki kadının aşkını, Danimarkalı Kız da kendini kadın gibi hissettiği ve ancak o şekilde huzur bulacağı için dünyada gerçekleştirilen ilk cinsiyet değişim ameliyatında hayatını kaybeden Einar Wegener’in gerçek yaşam hikayesini anlatıyor. İki filminde içeriğinde o kadar fazla saygı, sevgi ve dram var ki, yolunu şaşırmış komediler karşısında hakkıyla ele alınması gereken filmler! Ama RTÜK destekli sansür kurulu ve buna bir de bu işi yapanların oto sansürü eklenince bu filmler adeta merdiven altı muamelesi görüyor. Ama iki filmin oyuncusu da en iyi oyuncu dallarında Oscar’a aday. Hem kuvvetli karakterler, hem de onlara hayat veren oyuncuların performansı onları daha da kuvvetlendiriyor. Cate Blanchett ve Eddie Redmayne en iyi kadın oyuncu ve en iyi erkek oyuncu dallarında Oscar’a aday. Ama iki filmde karşısında sus pus olan medyada yer bulamıyor! Ama kadını, gayleri aşağılayan ve onlara tacizi hak gören filmler en üst perdeden tanıtıma giriyor! Burada bir saçmalık yok mu?

The Danish Girl ünlü yönetmen Tom Hooper imzası taşıyan bir gerçek hayat / kitap uyarlaması. Hikaye 1926 yılında başlıyor, belki de yönetmen Hooper öyle olmasını istediği için masalsı bir hava sunuyor bize. Oysa gerçek çok daha acı. Ünlü bir ressam çift olan Einar ve Gerda Wegener’in hayatlarındaki travmayı anlatıyor. Einar bir ressam pozu sayesinde içinde yıllarca gizli kalmış Lili Elbe’yi bir daha kapalı kapılar ardında bırakmak istemiyor. Kadın gibi hissetmek yetmediği için bunu bir ameliyatla taçlandırmak istiyor. Dünyadaki gerçek kimliğine kavuşma ameliyatına tanıklık ediyoruz hep birlikte. Filmin anlamı derinliği çok iyi ama Hooper dediğimiz gibi filmi biraz törpüleyip, popülerleştirmeyi tercih etmiş ama Eddie Redmayne inanılmaz bütünleşme yaşamış gibi Elbe’yle. Bu filmi daha da yukarı kaldıran, anlamını bulmamızı sağlayan bir faktör olmuş. İnsanın istediği, hissettiği gibi yaşamak istediği ve bedenindeki her kıvrımı bu değişime ortak etmek istediği filmlerden biri Danimarkalı Kız. Umarım trans bireylerin hissiyatlarına derman olmayı bir nebze de olsa başarır!

Haftanın yerlilerinden Dünyanın En Güzel Kokusu’na bir bakalım. Bana bu büyük aşk yaşayıp, sonra bir tarafın hayatını kaybettiği filmlerden fenalık geldi inanın. Kore’den aşırttığımız bu konsepti tüketene kadar kullanmak niyetindeyiz anlaşılan. Arkadaş olan Hakan ve Derya belli yaşa gelip hala evlenmemiş ve çocuk yapmamış olurlarsa birbiriyle evlenme kararı alan iki arkadaş. Bu ilginç geyik hayat buluyor, Derya hamile kalıyor ve tam doğum yapacakken onun ölümcül sırrını öğreniyoruz vs… Derya o kadar güzel bir kız ki, o yaşa kadar yalnız kalamaz, doğaya aykırı! Yani ikisinin birbirine yamanma hali inandırıcı olmadığı için hikaye de inandırıcı ilerlemiyor. Tuğba Ünsal ve Rıza Kocaoğlu’nun enerjileri zaman zaman tutsa da genel olarak tutmuyor ve bu arkadaşlıktan aşk yaratma hali gerçekçi durmuyor. Bir de ev sıkıntısı çektiğimiz şu İstanbul’da evleri biraz daha yere basan mekanlardan seçseniz, herkesin evi dubleks, deniz manzaralı, havuzlu, villalı olmak zorunda değil! Eğer masal gibi film çekme derdindeyseniz niye acı katıyorsunuz o zaman? Yani her şey yerli yerine oturmayınca havada kalıyor! Dünyanın en güzel kokusu dünyaya gelen çocuğun koksusu da olabilirdi, yani kimseyi öldürmeye gerek yoktu. Hikaye oraya kadar ilerliyor zaten. Sonunda dramatize etmeye gerek yoktu diye düşünüyorum!

banubozdemir@gmail.com